Pendik Escort Bayan Escort Kartal Maltepe Escort kaçak iddaa siteleri casino siteleri bahis siteleri Akif Hamzaçebi'den adaylık açıklaması

Akif Hamzaçebi'den adaylık açıklaması

CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Akif Hamzaçebi: "Önümüzdeki süreçte partim bana hangi görevi verirse onu yapmaya hazırım."

Akif Hamzaçebi'den adaylık açıklaması

SEBAHAT KARAKOYUN - BİRGÜN / 16 Nisan Referandumu ile gelen yeni rejimi her kesim siyasi yelpazede durduğu yere göre isimlendiriyor, “Başkanlık”, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ya da en yaygın ismiyle “Tek adam rejimi”… İsim muhtelif ancak kesin olan parlamenter rejimin fiilen etkisizleşeceği. Yeni rejim, 2019 beklenmeden Erdoğan’ın tüm yetkileri kullanmaya başlaması ile hukuksal değilse bile siyasal olarak kurumsallaştı. Meclis, parlamenter rejimin askıya alındığı bu ortamda dönemin ruhuna uygun bir fotoğraf vererek yeni yasama yılına başladı. CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Akif Hamzaçebi ile yeni dönemde TBMM, genel seçimler kadar önemli sayılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olup olmayacağı, son olarak da TBMM’nin açıldığı gün kamuoyuna yansıyan “Parti devleti” görüntüsünü konuştuk…

 

>>AKP, TBMM’deki sayısal tablo nedeniyle yasama çalışmalarını “dayatma” anlayışıyla sürdürüyor. Yeni içtüzük hükümleriyle muhalefeti bu dönem ne tür sorunlar bekliyor? 
İçtüzük değişikliğinde gerçek amaç, yasama sürecini hızlandırmak değil, Meclisi hizaya getirmektir. İçtüzük değişikliği ülkede var olan ve sadece yürütmeyle sınırlı olmayıp yargıyı da kontrolü altına almış olan otoriter anlayışın yansımasıdır. Türkiye’nin başta demokrasi, temel hak ve özgürlükler, kuvvetler ayrılığı, hukuki güvenlik gibi birçok alanda reform yapılması yanında "Yasama Reformu"na da ihtiyacı var. Bu ihtiyaçlar olduğu gibi dururken “yasama sürecinin hızlandırılması” gibi demokrasi anlayışıyla bağdaşmayan bir gerekçeyle yapılan bu düzenlemenin ana amacı Meclisi kontrol altına almaktır.

İçtüzük değişikliği, çoğulcu değil çoğunlukçu anlayışla yapılmıştır. Bu anlayış Mecliste zaman zaman oluşan uzlaşma ortamını ortadan kaldıracak, bu da yasama sürecinin hızlanmasına değil tersine yavaşlamasına neden olacaktır. Örneğin zaman zaman gruplar arası uzlaşmayla bir saatte 25 uluslararası anlaşmanın yasalaştırıldığı örnekler vardır. Bundan sonra bu konularda uzlaşmanın olup olmayacağını zaman içerisinde göreceğiz. Ama en azından bunun zor olduğunu söyleyebiliriz.

Görüşmelerde dakika sınırlandırması yapılarak yasama süreci hızlandırılmaz. Yapılması gereken, demokratik bir ortamı, bir uzlaşma ortamını TBMM’de yaratmaktır. Hedeflenen “yasama sürecinin hızlandırılması”, ancak bu uzlaşma ortamı sağlandığı takdirde olur. Örneğin 2010 yılında aralarında Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanununun da olduğu, toplam madde sayısı 2800’e ulaşan 5 kanun tasarısı eski İçtüzükle sadece 3 günde yasalaştırılmıştır. Şimdi böyle örnekler azalacaktır diye düşünüyorum.

Genel siyasi ortam, tutuklu milletvekilleri ve gazeteciler, siyasal gerginlik ve kutuplaşmalar Meclisteki görüşmeleri de etkilemektedir. Asıl bunların ortadan kaldırıldığı bir ortam yasama sürecini hızlandırır.

Yeni İçtüzük hükümleri yasama sorumsuzluğunun içini boşaltmakta, düşünce özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Disiplin cezalarına ilişkin hükümler, bu bağlamda getirilen para cezası uygulaması hukuki değildir. Aynı sözlerden dolayı bir milletvekili hakkında Genel Kurul tarafından para cezasına, yargı tarafından da tazminata hükmedilebilecek olması hukuki değildir, doğru değildir. Disiplin hükümlerine ilişkin uygulama sorunlu olacaktır.

Başkan sistemi
>>Anayasa değişikliği Meclis’i daha da etkisizleştirdi. Sizce bu sistemin adı ne? Bu sistemde Meclis nasıl çalışacak? 

Türkiye Büyük Millet Meclisinin güç kaybetmesi ne yazık ki 16 Nisan Referandumuna konu olan Anayasa Değişikliği ile son aşamasına ulaştı. Bu değişiklikler esas hükümleri itibarıyla yürürlüğe girmedi ama sanki yürürlüğe girmiş gibi bir siyasal ortam oluştu. TBMM’ye ait olan yasama yetkisine yasa gücü kazandırılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yoluyla Cumhurbaşkanının ortak edilmesi; Meclisin diğer önemli yetkisi olan yürütmeyi denetleme yetkisinin de büyük ölçüde elinden alınmış olması; bütçe yapma yetkisi, TBMM’nin feshi ile HSK’ya atama konularında Cumhurbaşkanına verilen yetkiler TBMM’nin gücünü azaltmıştır. Bu sistemi Başkanlık sistemi veya Cumhurbaşkanlığı Sistemi olarak adlandırmak doğru değildir. Buna “Başkan Sistemi” dersek daha doğru olur.

Elbette ki TBMM yine halkın sorunlarının konuşulduğu yer olma özelliğini muhafaza edecektir. Siyaset yapılan en önemli kurum yine Meclis olacaktır. Ancak bu Meclis hiçbir zaman güçlü olmayacaktır.

Böyle bir ortamda bir Anayasa’nın varlığından, güçler ayrılığı ilkesinden, eşitlikten ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bir cümleyle şöyle özetlersek yanlış olmaz: Türkiye’de Anayasa yoktur. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16’ncı maddesine göre “hakların güvence altında olmadığı, kuvvetler ayrılığının bulunmadığı toplumlarda Anayasa yoktur”. Yani yazılı bir Anayasa metninin varlığı o ülkede Anayasa olduğu anlamına gelmiyor. Uygulamada haklar güvence altında değilse, kuvvetler ayrılığı yoksa Anayasa yoktur. Ülkemizdeki durum budur.

Tüm bu gelişmelere rağmen, şartlar ne olursa olsun Mecliste gerilimden uzak bir ortamı oluşturmak için adımlar atılabileceği düşüncesindeyim. 1 Ekim'de başlayacak 26. Dönem 3. Yasama Yılının Türkiye'nin sorunlarının çözümü açısından iyi bir yıl olmasını diliyorum.

Yasama Cumhurbaşkanı'nda
>>Ülkede bir yılı geride bırakan bir OHAL ve KHK rejimi var olduğu sürece Meclis “şeklen” faaliyet sürdürüyor olmayacak mı? 

Tam olarak ifade ettiğiniz gibi 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Halin ilan edildiği 20 Temmuz 2016 tarihinden sonra OHAL KHK’ları ile TBMM tamamen devre dışı bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin önceki içtihadını değiştirerek “ben OHAL KHK’larını denetlemem” demesi işin tuzu-biberi oldu. TBMM’nin birincil görevi olan yasama yetkisi, OHAL KHK’ları yoluyla hükümete, dolayısıyla Cumhurbaşkanı’na devredilmiştir. Aslında şu andaki OHAL sistemi Anayasa değişikliği ile getirilen “Başkan Sistemi”nden çok daha otoriterdir. Bu durum, Meclisin sadece şeklen var olması anlamına gelmektedir.
Rousseau, Toplum Sözleşmesi kuramında genel iradenin ve eşitliğin esasında herkesin kendisine verdiği değerden ötürü karşısındakine de verilen bir değer anlamına geleceğini belirtir ve ekler: Eğer genel irade kişiselleşir ve belirli bir konuya yönelirse doğruluğunu yitirir.

Darbe girişimi sonrası OHAL, KHK’lar fikir ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller, akademi, sivil toplum ve medyaya olan baskılar, gazetecilerin ve milletvekillerinin tutuklanması, neredeyse her eleştiri cümlesinin hakaret suçu olarak yorumlanması ve cezalandırılması… Bütün bunlar iktidarın nasıl kişiselleştiğinin örnekleridir. Tam da Rousseau’nun dediği genel iradenin kalmaması budur aslında.

Yaptırımların ve uygulamaların genel ya da milli irade ile hakikat düzleminde bir bağının kalmadığı ortada, bunu yapanlar da biliyor durumu. Dünya tarihinde, sosyal değişim, yasaların da değişme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Oysa bizde her şey bir oldubittiye getiriliyor. Bildiğiniz gibi, madem Cumhurbaşkanı Anayasa’ya uymuyor, biz de fiili duruma uygun Anayasa yapalım diye Anayasa değişiklikleri gerçekleştirildi. Sonra da İçtüzük değişikliği oldu. Halkın iradesinin temsil edildiği organ olan Meclis artık genel iradeyi temsil edemez hale getirilmek isteniyor. Böylece anayasa değişiklikleri yürürlüğe girmeden yeni rejimin altyapısı yaratılıyor. Oysa Anayasa’ların çok temel bir anlamı/amacı vardır; bireyin hak ve özgürlüklerini Devlete karşı korumak. Çünkü temel hak ve özgürlükleri koruma yükümlülüğü olan devlet, daha doğru bir ifadeyle hükümet, aynı zamanda bu özgürlüklere müdahale edebilecek en büyük güçtür. Dolayısıyla anayasa ve anayasacılık özü itibarıyla yürütmenin gücünün sınırlandırılması demektir. Kuvvetler ayrılığı bunun için vardır. Bunlar konuşulamıyorsa bir demokrasiden söz etmek mümkün değildir.

OHAL'i sevdiler
>>Size göre planları OHAL’i sürekli hale getirmek mi? 

OHAL KHK’ları, “Başkan Sistemi”nin provasıdır. Darbe teşebbüsü sonrasındaki sürecin ne zaman tamamlanmış olacağına dair ikna edici bir model, süreç ve yol haritası ortaya konulamamıştır. Böyle bir niyet gözükmüyor. OHAL’i sevdiler, bırakmak istemiyorlar. OHAL rejiminin başkanlıktan daha iyi olduğunu düşünüyorlar. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe gireceği tarihe kadar OHAL KHK’ları ile devam etmek istiyorlar. Olağanüstü hal olağan hale dönüştü. Yetkiler bir kez alındı mı bırakılmıyor. Bu demokrasimizin temel meselesi. Anayasa değişikliği asıl bunlar için yapılmalıydı. Katılımcı bir demokrasi, seçim kanunu, seçim barajı, etik yasası, siyasetin finansmanı gibi konular iktidarın gündeminde yok. OHAL artık muhtemel darbe teşebbüsleri için değil, siyasi gelecek için kullanılıyor.

Tekrar ediyorum: OHAL KHK’ları ile yeni sistemin provası yapılıyor. Dünya’da başkanlık sistemini başarıyla uygulayan tek ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu başarının temel nedeni, sistemin fren-denge mekanizmalarına sahip olmasıdır. Örneğin ABD’de hem Başkan hem de yasama organı olan Kongre farklı zamanlarda gerçekleştirilen seçimlerle seçilirler. Fren-denge mekanizmasının en önemlisi de eyalet sisteminin varlığıdır. Bunun dışında, Kongre, Başkanı görevden alamadığı gibi Başkan da Kongreyi feshedemez. Başkan bütçe yapamaz, başkanın çıkardığı kararnameler kanun gücünde değildir. Üst düzey bürokratların, büyükelçilerin ataması Senatonun onayına tabidir. Yargı, başkan karşısında mutlak bağımsızlığa sahiptir. Dokuz üyeye sahip Yüksek Mahkemede üyeler ömür boyu görev yaptıkları için bir Başkanın görev süresi boyunca genellikle sadece bir üye için Senatoya öneride bulunma imkânı olabilmektedir. Başkanın atama yetkisi olmayıp önerdiği aday Senatonun onayına tabidir. Örneğin Obama’nın Yüksek Mahkemede boşalan bir üyelik için önerdiği aday uzun süre Senato tarafından kabul edilmemiş, yerine başka bir aday da önerilmeyince Obama tarafından Yüksek Mahkeme’ye üye atanamamıştır. Obama tarafından doldurulamayan üyelik Trump tarafından doldurulmuştur.

Türkiye’de kabul edilen sistemin özelliklerini açıkladığım bu sistemle hiçbir ilgisi yoktur. İdeal bir başkanlık sisteminde başkanda olmayan yetkilerin tamamı bizdeki sistemde Başkana (Cumhurbaşkanına) verilmiştir. Sistem otoriterleşmeye son derece uygun bir altyapı hazırlamıştır. Buna “Türk tipi” demek, insanımızın aklıyla alay etmektir.

 

Dokunulmazlık ayrıcalık değil
>>Dokunulmazlık düzenlemesinin ardından tutuklamalar, milletvekilliklerinin düşürülmesi ile parlamentodaki tablo değiştirildi. Bunun yeni dönemde de devam edeceği, HDP’lilerin ardından sıranın CHP’lilere geldiği konuşuluyor. 15 yıllık bir AKP pratiği ortadayken CHP nasıl oldu da bu süreci öngöremedi? 

Dokunulmazlık bütün demokrasilerde iktidar değil muhalefet için vardır. Dokunulmazlık bir ayrıcalık değil yasama görevinin özgürce yerine getirilmesinin aracıdır. Dokunulmazlığa daima iktidar değil muhalefet milletvekilleri ihtiyaç duyar.
Dokunulmazlıkların kaldırılmasının tartışıldığı süreçte bütün dokunulmazlıkları kaldıralım söylemi ortaya konulurken bunun hukuksuz uygulamalar için kullanılacağı gibi bir ihtimal düşünülmedi belli ki. İktidar partisi bu söyleme sarılmış ve belli bir tarih itibarıyla düzenlenmiş fezlekelere konu olan milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldıracak Anayasa değişikliğini yapmıştır. Siyasi iktidar ülkeyi kamplaştırmaya götürme pahasına Parlamentonun önüne ya dokunulmazlıkları Mecliste kaldıralım ya da referandumla kaldıralım dayatmasını koymuştur. Dolayısıyla düzenleme bu şekilde yapıldıktan sonra da söz konusu Anayasa değişikliğinin TBMM’nin kabulüyle veya halkoyuyla yürürlüğe girmesi arasında bir fark bulunmamaktadır.

Aslında bu düzenleme de hiçbir zaman tutuklamaya izin vermemektedir. Düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’nin Balbay ve Haberal kararları çerçevesinde yorumlamak gerekir. Bu kararlar, temsil yetkisinin Anayasanın 67. maddesinden kaynaklandığını ortaya koyarak, yapılacak uygulamaların temsil yetkisini zedelememesi, ortadan kaldırmaması gerektiğini söylemektedir. Buna göre milletvekilleri yargılanabilir, haklarında yargılama sonucunda hüküm tesis edilebilir ama hiçbir zaman tutuklanamaz. Ana kural budur. Hükmün kesinleşmesi halinde milletvekilliği görevinin nasıl sona ereceği Anayasanın ilgili maddelerinde düzenlenmiştir. Bu söylediğim, bütün milletvekilleri için geçerlidir.

Yapılan uygulama, yani milletvekillerinin tutuklanması Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarına aykırıdır. Şimdi Anayasa Mahkemesi’ne düşen görev, yapılan başvuruları önceki kararlar ışığında değerlendirerek sonuçlandırmaktır.

Sağlıksız yasama süreci
>>AKP ile birlikte “Torba Yasa” diye bir kavram yerleşti Meclis literatürüne. Çoğu kez altında imzası olan milletvekillerinin bile Meclis’e gönderilen yasa içeriğinden bihaber olduğu bir yasama faaliyeti, bir milletvekili olarak ne hissettiriyor size? 

Torba yasalar, özünde iyi tartışılmayan, parlamentonun ve yasanın ilgilendirdiği sivil toplum kesimlerinin görüşlerinin yasama sürecine yeterince veya hiç yansıtılmadığı düzenlemelerdir. Örneğin sağlık konusuyla ilgili bir düzenleme, bir vergi yasasının içinde yer alabilmekte ya da imar mevzuatı ile ilgili bir düzenlemenin içerisine güvenlikle ilgili bir düzenleme dâhil edilebilmektedir. Bunlar basit örnekler. Çok farklı konuların, onlarca farklı düzenlemenin bir arada olduğu çok sayıda torba yasa uygulamaları da var.

TBMM’de yasa tasarıları ve teklifler önce ihtisas komisyonlarında görüşülür. Örneğin vergi ile ilgili bir düzenlemenin Plan ve Bütçe Komisyonu, güvenlikle ilgili bir düzenlemenin İçişleri Komisyonu, eğitimle ilgili bir düzenlemenin de Milli Eğitim Komisyonunda görüşülmesi gerekir. Bu konularla ilgili düzenlemelerin hepsinin aynı yasa içerisinde olduğu torba yasalar ayrı ayrı komisyonlarda değil, tek bir komisyonda görüşüldüğü için diğer komisyonların görev alanına giren maddeler o komisyonlarda görüşülmemiş olur. Bu, yasama sürecinin son derece sağlıksız yürümesi, halkın iradesinin, yasanın ilgilendirdiği sivil toplum kesimlerinin görüşlerinin yasaya yansımaması demektir. Bu nedenle torba yasalar demokrasiye aykırıdır. İlgili ihtisas komisyonunda görüşülmeyen bir yasanın halkın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde çıkarıldığını söylemek mümkün değildir. Bu uygulamadan son derece üzüntü duyuyorum. Torba yasa uygulaması sona erdirilmeli.

Bunun için herhangi bir yasal düzenlemeye gerek yok, demokrasiye inanmak yeterli. Sorun, demokrasiye inanıp inanmama meselesidir.

Tadilat değil tahribat
>>TBMM’de “tadilat” adı altında yapılan çalışmalar tartışma konusu olmaya devam ediyor. Meclis bu kadar işlevsizleştirilmişken, yeni bina yapımına girişilmesi, dekorasyonda, basılı kâğıtlarda kullanılan renklerin değiştirilmesi, “TBMM Külliyesi” diye bir ifadenin yerleştirilmeye çalışılması ne anlama geliyor? 

“Külliye” tabiri, halı renklerinin değiştirilmesi gibi konulardan önce tartışılması gereken, Mecliste yapılanların adının “tadilat” değil, “tahribat” olduğudur.
Meclisin Ana Binası, sadece salonlarda komisyon ve Genel Kurul toplantılarının yapıldığı, kulis ve milletvekili odalarında çalışmaların yapıldığı, inşaat teknolojisinin imkanları kullanılarak inşa edilmiş bir bina değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bir simgesi, mimari yapısıyla, barındırdığı detaylarıyla Türkiye tarihinin bir yansımasıdır.

Tüm Bakanlık yapılarıyla beraber Ankara’da bir Vekaletler Üçgeni (Hükümet Üçgeni) olarak planlanan yerleşkenin kuzey ucunda yer alan meclis kampüsünde, doğu ve batı girişlere uzayacak şekilde yerleşen, Holzmeister tarafından tasarlanan meclis binası yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin modern ve anıtsal yüzüdür.

Mimar Behruz ÇİNİCİ tarafından projelendirilen ve inşaatı 1984 yılında tamamlanan, TBMM Ana Binası ile bütünlük arz eden eski Halkla İlişkiler Binası ise Holzmeister’in öğrencileri arasında yapılan bir yarışma sonucunda projelendirilmiştir.
Ne üzücüdür ki, bahsettiğim Halkla İlişkiler Binası, yerine Meclis Kampüsünün Dikmen girişi sınırında çok daha büyük ve TBMM Kampüsünün mimari ruhuna son derece uyumsuz bir yapı yapıldığı için boşaltılmış ve yıkılmıştır. Bu durum, aslında bir mimarlık, kent ve demokrasi tartışmasını da açmaktadır.

Eski Halkla İlişkiler Binası, 1978 yılında, TBMM’nin yapısıyla, onu tamamlayıcı şekilde, son derece mütevazı ve Ana Bina ile uyumlu bir şekilde, Ana Bina’nın ihtişamını gölgelemeyecek ve halkın yönetimdeki esas güç olduğu vurgusunu zedelemeyecek şekilde hassas bir mimari anlayışla yapılmış, yeni yapılan Halkla İlişkiler Binası ise mimari estetikten uzak, bir alışveriş merkezi görünümünde, yüksek ve çirkin bir beton yığını olarak TBMM Kampüsü içinde yükselmiştir.

Ayrıca, 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle zarar gören TBMM Ana Binasında onarım çalışmaları yapılmıştır. Onarım çalışmaları sırasında binanın darbe girişiminden etkilenmeyen bölümlerinde de ihtiyaç gerekçesiyle bazı tadilatlar yapılmıştır. Bu çalışmalar esnasında bizzat yerinde yaptığım inceleme sonucunda söz konusu tadilatların binanın mimari özelliğini bozacak ölçüde olduğunu gördüm. Bütüncül bir anlayıştan yoksun bir şekilde yapılan tadilatlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern ve anıtsal yüzü olarak tanımlayabileceğimiz, bir kültür ve mimarlık mirası olup korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş olan TBMM binasına, kültür ve mimarlık tarihimize saygısızlıktır.

TBMM binasına gösterilen bu tavır, onun birkaç yüz metre ötesindeki Türkiye’nin ilk toplu konut uygulaması olan ve korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli Saraçoğlu Mahallesine yapılanlar ve yine Cumhuriyet döneminin simgelerinden olan İller Bankası binasının yıkılması ile birlikte değerlendirildiğinde sistematik bir estetik karşıtı yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Erken seçim
>>Size göre bir erken seçim olasılığı var mı? Bu tablo 2019’a kadar sürdürülebilir mi? 

OHAL’den memnunlar. Bu nedenle daha uzun bir zaman bu şekilde devam edilir. Erken seçimin olup olmayacağını dış politikadaki gelişmeler ve Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinin düzeyi belirleyecektir diye düşünüyorum. Almanya'da 24 Eylül tarihinde yapılan seçimler öncesinde Türkiye - Avrupa Birliği ilişkileri son derece gerginleşmişti. Yine Avrupa Parlamentosu Türkiye'nin AB üyelik müzakere sürecinin durdurulması yönünde bir karar almıştı. Avrupa Parlamentosu'nun almış olduğu bir karar bu karar. AB'nin yetkili organları tarafından değerlendirilip ona göre bir karar verilecekti. Yine bu süreçte Almanya'da yapılan seçimler öncesinde Hristiyan Demokratların lideri Merkel'le Sosyal Demokratların lideri Schulz arasında Türkiye'nin AB ile ilişkileri önemli bir tartışma konusu oldu. Her iki lider de seçimi kazanmaları halinde Türkiye - AB müzakere sürecinin durdurulacağını, hatta Türkiye AB müzakere sürecinin sonlandırılması yönünde gayret sarf edeceklerini bildirdiler. 24 Eylül tarihinde Almanya seçimleri yapıldı, Merkel yeniden başbakanlığı kazandı. Süreçte henüz bir yumuşama yok.

Almanya Avrupa Birliği'nin iki lider ülkesinden birisidir Almanya'nın Türkiye - AB ilişkilerinin seyri konusunda takınacağı tuttum bence Türkiye'de erken seçim konusunda etkili olacaktır. Eğer Türkiye'nin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri hiçbir şekilde yumuşamaz, gerginlik devam eder, hatta bu gerginlik çok daha ileri boyutlarda olursa Türkiye'de o zaman bir erken seçim ihtimali söz konusu olabilecektir. İktidar, AB’nin bu tutumuna karşı halkın desteğini almak isteyecektir. Ekonomideki ilk iki çeyrek büyüme rakamlarının olumlu gelmesi, üçüncü çeyreğin de olumlu olacak olması yan faktörler. Asıl belirleyici Türkiye’nin Orta Doğu ve AB alanlarındaki dış politika gelişmeleri olacaktır. Elbette ki her isteğin seçmende karşılık bulması mümkün değildir.

Belediye Başkan Adaylığı
>>Kadir Topbaş’ın istifasıyla birlikte yerel seçimlere yönelik adaylık kulisleri de şimdiden başladı. Bu arada sizin TBMM Başkanvekilliği görevini sürdürmeyeceğiz ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na adaylığınızın gündemde olduğu konuşuluyor. Topbaş’ın istifası ne anlama geliyor? Sizce CHP yerel seçimlere yönelik nasıl bir süreç izlemeli? Sizinle ilgili iddialar konusunda ne söylemek istersiniz? 

Öncelikle Sayın Kadir TOPBAŞ’ın istifasının bir emirle, adının üstü çizilerek değil, kendi iradesi doğrultusunda olmasını dilerdim. Süreç böyle işlememiştir. Bir kısmı tüm kamuoyuna mal olan, belki bir kısmı da bizim bilemediğimiz nedenlerle tıpkı Sayın Ahmet DAVUTOĞLU’nun Başbakanlık görevinin sona ermesinde olduğu gibi Kadir TOPBAŞ da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden alınmıştır.

21’inci yüzyıl, artık ülkelerinin yarışının yanı sıra kentlerin de kıyasıya bir yarışına sahne oluyor. Küreselleşme olgusunu yaşıyoruz. Küreselleşme, bir yandan ülkeler arasındaki coğrafî sınırları esnetirken, öte yandan da yereli ve yerel yönetimleri giderek ön plana çıkarmaktadır. Bu anlamda yerel yönetimler, sadece Türkiye'de değil, dünyada giderek artan bir öneme sahip olan kurumlar. Yerel yönetimler sadece bir hizmet kurumu değil, aynı zamanda demokratik siyasî kurumlar olarak, bütün demokrasilerde önemli bir yere sahip. Türkiye’de de artık daha farklı bir anlayışın belediyeler tarafından, yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi gerekir.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğunda, İstanbul'un nüfusu 8,5 milyondu. Bugün İstanbul 15 milyon nüfusa ulaşmış bir megapoldür. Böyle bir megapolde herhangi bir stratejisi olmayan mevcut anlayışın, İstanbul'un nüfusunu yakın bir gelecekte 23 milyona ulaştırması kaçınılmazdır. Böyle bir büyümenin kendisi başlı başına büyük bir sorundur. İstanbul için temel politika, İstanbul’a olan göçü makul seviyelerde tutmak olmalıdır. Bugün İstanbullu hayatından mutlu değildir. Azalan yeşil alanlardan, imara açılan deprem toplanma alanlarından, betonlaşmadan, artık olağanlaşan doğa olaylarının felakete dönüşmesinden mutlu değildir. İstanbullu trafik sorunundan mutlu değildir. İstanbul’da zannedildiği gibi güçlü bir sosyal belediyecilik de yoktur. İstanbullu, yerel yönetimlerin, Büyükşehir Belediyesi'nin vermiş olduğu hizmetlerden mutlu değildir.

İstanbul, doğru aday ve doğru strateji ile kazanılacaktır. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Seçimler makro projelerle, inşaat, altyapı projelerini vadetmek suretiyle kazanılmıyor. Elbette böyle projeleriniz olacak ama seçimleri kazandıran, büyük kentlere göç eden milyonların tutumudur. Bu kitleyi doğru analiz edip kendisini onlarla özdeşleştiren aday seçimi kazanır. Şimdi de öyle olacaktır.

İstanbul’da görev yaptığım dönemlerden bu yana İstanbul’un sorunlarını takip eder, üzerinde çalışırım. Örneğin o dönemlerde İstanbul’un kum haritasını çıkarmıştım. Çünkü bilinçli bir kum politikası yoktu ve bundan Marmara Denizi zarar görüyordu. Hazine arazilerinin ağaçlandırılması uygulamasını ben başlatmıştım. Hatta milletvekilliğim döneminde ağaçlandırılan Hazine arazilerinin imara açılmasını önleyen bir önerge vermiştim ve kabul edilerek yasalaşmıştı. Yine İstanbul Defterdarlığı görevim sırasında Beyoğlu’ndaki harap ve sahipsiz evlerin kente kazandırılması projesini uygulamaya koymuştum. O zaman Beyoğlu Güzelleştirme Derneği Başkanı olan Vitali Hakko, çalışmalarımdan etkilenerek beni ziyaret etmiş ve dernek başkanlığı görevini bana önermişti. İstanbul’la ilgili çalışmalarım devam etmektedir.

TBMM Başkanvekilliği görevimden ayrılmak gibi bir düşüncem yok. Kimseye de bu yönde bir düşünce ifade etmedim. Tabii ki bunun kararını Grup Genel Kurulumuz verecek. Önümüzdeki süreçte partim bana hangi görevi verirse onu yapmaya hazırım.

Partili Cumhurbaşkanı
>>10 milletvekilinin cezaevinde bulunduğu için çalışmalarına katılamayacağı TBMM’de yeni dönem AKP’nin kurmak istediği “parti devleti”ni yansıtan görüntülerle açıldı. Çok partili hayata geçildikten sonra ilk kez bir parti lideri açılış konuşması yaptı. Açılış sonrası TBMM Başkanı Kahraman’ın odasında ana muhalefet partisi genel başkanının davet edilmediği, Genelkurmay, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay başkanlarının yer aldığı bir görüşme yapıldı. 

Erdoğan, törene katılmayan HDP’lilerin Edirne Cezaevi önünde toplandığı hatırlatılınca “Onların yeri Kandil” yanıtını verdi. Bu tabloya ilişkin neler söylemek istersiniz? 
Milletvekillerinin tutuklanmasının hukuka aykırı olduğu yönündeki görüşlerimi 15 Haziran 2017 tarihinde yönettiğim TBMM oturumunda yaptığım konuşmada şu cümlelerle ifade etmiştim:

“Tutuklamayla ulaşılmak istenen bir kamusal yarar vardır ancak temsil yetkisinden kaynaklanan kamusal yarar, üstün kamusal yarar olarak hukukta isimlendirilir ve diğer kamusal yararın önüne geçer. Dolayısıyla milletvekillerinin tutuklanmaması esastır. Milletvekili dokunulmazlığı bir ayrıcalık değildir, yasama yetkisinin yerine getirilebilmesi, özgür ve bağımsız bir şekilde hiçbir baskı altında kalmadan yerine getirilebilmesi için bir araçtır.”

 

Dokunulmazlık düzenlemesiyle ilgili 5. soruya verdiğim cevapta da belirttiğim gibi, dokunulmazlığı kaldırılan milletvekilleri yargılanabilir, haklarında yargılama sonucunda hüküm tesis edilebilir ama hiçbir zaman tutuklanamaz. Ana kural budur. Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı da bu yöndedir. Milletvekillerinin tutuklanamayacağı ilkesinden hareketle, tüm milletvekillerinin yeri TBMM’dir. Hepsi halkın oyuyla seçilmiştir ve bütün milletvekilleri milli iradenin temsilcisidirler. 10 milletvekili tutuklu iken yapılan Meclis açılışı demokrasi açısından büyük bir eksikliktir. Bunu kabul etmek mümkün değildir.

TBMM’nin açılış konuşmasıyla ilgili olarak belirttiğiniz durum, Anayasa değişikliğinin içeriğindeki birçok çarpıklığa bir örnektir. Sayın Cumhurbaşkanı, Meclisin açılış konuşmasını bu sıfatıyla, “Cumhurbaşkanı” sıfatıyla yapmıştır. Ancak değişiklik sonrasında “partili Cumhurbaşkanı” kavramının Anayasa’da yerini almış olması nedeniyle kendisi halkın her kesimini temsil eden tarafsız bir Cumhurbaşkanı olarak değil, kendiliğinden bir partinin genel başkanının konuşması olarak değerlendirilecek bir konuşma yapmıştır. İşin ironik yanı şudur. Anayasaya göre hala parlamenter sistemdeyiz ama cumhurbaşkanımız parlamenter sistemin doğasına aykırı bir şekilde partili.

TBMM Başkanı, açılışın ardından odasında yapılan toplantı konusunda daha sonra hatasını kabul ettiği için bu konuya devam etmeyelim isterseniz.

 
Akif Hamzaçebi İBB CHP TBMM
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Hükümetin Yapmadığını Maltepe Belediyesi Yaptı
Hükümetin Yapmadığını Maltepe Belediyesi Yaptı
Ataşehir Başkan Vekilini Seçiyor
Ataşehir Başkan Vekilini Seçiyor