Çiğdem Şener UTANÇ GECESİ
UTANÇ GECESİ
Çiğdem Şener

UTANÇ GECESİ


     6-7 eylül 1955

     Tam 61 sene önce bugün.

     O sahipsiz gecenin ardından bir başbakan, bir maliye bakanı ipe gitti.

     O tuzak gecenin sonunda canım Kıbrıs’ı elimizden kaçırdık.

     O vandal gece yüzünden bütün dünyaya rezil olduk.

     O cehalet gecesi, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız dost olan Rum kardeşlerimizin bize mahşerde hesap soracağı gecedir.

     O gece bize ‘’Ah! Nerde o eski Beyoğlu, Laleli, Samatya, Bakırköy, Langa, Kumkapı?’’ dedirten gecedir.

 

             * * * * * *

     Puslu yağmurlu bir 7 Eylül sabahı. Haydarpaşa Garı’nda hareketlilik var. Asker bir bir götürüyor hepsini gerisin geriye. Dizi yamalıklı, sırtı Chanel kürklü…Ayağı arkasına basılmış sivri ayakkabılı, kafası İtalyan fört şapkalı…Bir elinde çıkını, diğerinde  içi tıka basa dolu lüks bavulu olan onlarca saçma adam. Kimi sırtlamış koca koltuğu tek göz evine götürecek, kimi takmış koluna Nacar saati belki  okuyabilecek, koymuş torbasına elmas kolyeyi, ponponlu terliği, ipek geceliği avradına giydirecek.

 

            * * * * * * *

     Lozan Antlaşmasıy’la fiilen ve resmen İngiltere’ye bırakılan Kıbrıs’ta, 2. Dünya savaşı bitiminde Rumların Enosis baskıları sonucu gerginlik tırmanmıştı. Birleşmiş Milletler yaşayan iki halkın durumunu göze alarak 7 Eylül 1955 tarihinde nihai sonucu açıklayacaktı. Bildirgede İngiltere’nin bazı ayrıcalıklarının korunması şartıyla  Ada’nın Türkiye’ye verileceği öngörülmüştü. 

     Bu durum, bir takım karanlık odakların kolları sıvamasına gerekçe oldu. Her şey Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalanmasıyla tetiklendi, Kıbrıslı Türkler’e katil EOKA Terör Örgütü’nün yaptığı kıyımla alevlendi. Kurtuluş savaşımızda Patrikhanenin yaptığı illegal işbirlikleri ile bir kısım Rumlar’ın yüz yıllardır koynunda kardeşçe yaşadığı Anadolu halkına yaptığı tarifsiz hıyanet, zaten halkımızın beyninde asla unutulmayacak acı ve öfke izleri bırakmıştı.

     Ama bu bir sınavdı. Akıllıca bir manevrayla krizler çözülebilecek iken, haklılığımız bir takım karanlık ellerin insafına kaldı ve biz bu sınavı kaybettik. Tarihte çok kez sağlaması yapılmıştır ki milliyetçilik- dindarlık- fakirlik- üçlemesi,  cahillik hasıl olduğunda daima vahamete dönüşmüştür.

     Derin güçler Anadolu’da işe başladı. Ne idüğü belirsiz insanlara tomarla paralar verildi. Gidip Rum vatandaşların yaşadığı her nereler varsa talan edilecekti. Evlerinden sürülecek, iş yerleri yağmalanacak, bu ülkeden sadece canlarıyla gitmeleri sağlanacaktı. Ganimet, zafer sahibinindi. Öyle ya! Ne demek Atamız’ın evini bombalamak, Kıbrıslı soydaşlarımıza eziyet etmek? Haklıydık!

     Ama kimdi suçlular? Hangi Rum? Hangi Türk? Hangi…
     Öfkeli kalabalık 6 Eylül akşamı ellerinde balta, çapa, sopa…Trenden indikleri gibi görevlendirildikleri bölgelere gittiler. Sloganlar, küfürler bağırışlar…Her nasılsa yerini, kime ait olduğunu adı gibi bildikleri evleri yaktılar. Balyozlar dükkân camlarına indi, ne varsa parçalayıp yola saçtılar. Gözlerine çarpan taşınabilir ganimetleri de yanlarına almayı ihmal etmediler. Tünel’den Taksim’e kadar yolun ortası bir metre yükseklikte parçalanmış eşyalarla doldu. Paha biçilmez porselenler, pahalı kumaşlar, gramofonlar, kıyafetler, kristaller, gümüşler, kitaplar, piyanolar, kemanlar, fötr şapkalar, neler neler? Her yer alev alevdi. Öfkeli kalabalık o gece  Latin istilasını anımsattı. Talan ve yangın sabaha kadar sürdü. Tanklar tüfekler geldi ama müdahale geç ve yetersiz kaldı.

      Canının derdine düşmüş Rum vatandaşlar kayık ve teknelerle kaçtılar. Arkalarına baktıklarında kimi bu ülkeye yaptığı ihanetleri düşündü, kimi de vatanı uğruna canını veren ecdadını.

     6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan 1955 gecesi…

     Ertesi gün dünya basını çalkalandı bu  rezaletle.  Herkes bizim Kıbrıs’ı hak edecek bir toplum olmadığımızı yazdı, çizdi. İngiliz  Başbakan Macmillan ‘’Kıbrıs üstündeki hükümranlığımızdan vazgeçmeyiz’’ dedi.  Ada’yı tekrar kaybettik. İstenilen olmuştu!
 

            * * * * * *

      Rumlar,  Anadolu ve Trakya'nın  eski sakinleri. Likyalıların, Frigyalılar’ın, Karyalılar’ın, Lidyalılar’ın, Truvalılar’ın çocukları. İstanbullu, Sakız Adalı, Kapadokyalı, Kayserili, Gökçeadalı, Kastamonulu, Bozcaadalı, Muğlalı, Konyalı, Nevşehirli’ler. 

     GATA’dan Prof. Dr. Albay Adnan Ataç, 1997'de "20. yüzyılda şehit olan Türk sağlık subayları" adlı kitabında, 1.Dünya Savaşı'nda ve Kurtuluş Savaşında, 315 şehidin 100'ünün gayrimüslim Türk askeri olduğunu belirtmiştir.

     İsak, İlya, Simon, Mihail, Yuala, Murdaray, Nesim, Kasapyan, Yanko, Kostanti, Yorgi, Yakup, Agop, Bedros, Dimitri, Esteban, Liyon, Kirkor, Berho, Hıristo, Mişon, Sarafyan, Lahdo, Savme...

     Oysa hepsi Mehmetçik.
     İmparatorluğun tüm çocukları aynı kaderi paylaştılar, savaştılar, öldüler.

     

                    * * * * * * *

     Beyoğlu’nda yürüyorum. Gözlerim art nouveau binaların süslü balkonlarında, kulaklarımda ‘’Gülbahar’’ şarkısı, ortalıkta lavanta kokuları…  

     Mağazalara bakmak istemiyorum.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tunceli’de patlama: 2 çocuk yaralı
Tunceli’de patlama: 2 çocuk yaralı
Rusya’dan Yemen için insani yardım çağrısı
Rusya’dan Yemen için insani yardım çağrısı