Çiğdem Şener Öylesine Günler
Öylesine Günler
Çiğdem Şener
hgs yükleme kent kart yükleme

Öylesine Günler

      

             ÖYLESİNE GÜNLER

     Boğazdan esen rüzgârın, zümrüt yaprakları okşadığı bir yaz günü, kıvrılarak ilerleyen Arnavut kaldırımlı yokuşu ağır ağır çıkıyorum. Yoruluyorum, şöyle bir duraksayıp içime bol çiçekli derin bir nefes çekiyorum. An bu an değil. Sanki izlenmediğinin verdiği rahatlıkla geçmiş günler hala yaşanıyor bu sokaklarda kare kare bizden habersiz. Birden kendiliğinden renklenen siyah beyaz bir film başlıyor.

* * * * *

      Aylardan haziran ama eskilerinden. Okullar tatil oldu ya da olacak. Her yer buram buram taze ot, çiçek. Ağaçların yeni çıkmış yaprakları, hafif hafif sallanıyor. Mahallenin oğlanları yokuşun taa tepesinde. Kıçlarının altında tahta tornet araba, takır tukur, basmış geliyorlar. Bir taraftan da bağırıyorlar.

     -Kaçılın yoldan, geliyor dandan!
     Öğlen ezanı... Hocanın yanık sesini, öbür sokaktan ağır ağır gelen satıcı arabasının hoparlöründen çıkan cızırtılı ses bastırıyor.

     -Badadiyz, suvaaaan!..

    Kadınlar ellerinde leğenlerle koşturuyor arkasından. Mahallenin bakkalı elindeki külahtan çekirdek çitliyor. Bir oğlan, ayağında naylon terlikler, burnunda kurumuş sümük yolları, cebinde şakırdayan bir avuç misket, anasının sürüp eline verdiği salça ekmekle ok gibi fırlıyor evden. Küçük kızlar, ellerinde beşik, bebek, fincan takımları, koltuk altlarında minderler, evcilik oynamaya gidiyorlar.
     Çocukların mis kokulu mor leylaklarını koparttığı evin kadını, boyası dökülmüş penceresinin camlarını açmış kıştan kalma yatak yorganlarını döverek havalandırıyor. Bir taraftan da öteki kadınlara laf yetiştiriyor.   

     -Geberesice yine sabah geldi. Zıkkım içsin inşallah!''.

     Kadınlardan bir grup apartman kömürlüğünün üzerine uzanmış halı yıkıyor, diğer grup da dut ağacının altına minder sermiş oturuyorlar. Ellerinde dantel, ağızlarında sakız, hem bilekleri işliyor hem de çeneleri. Yarışıyorlar sanki... Çeyiz yetişecek.

      Evinin temizliğini henüz bitirmiş, son olarak da elindeki otları yamulmuş süpürgeyle balkonunu yıkayan kadının mutfağından gelen, ocağa yeni oturtulmuş buram buram yeşil fasulye yemeğinin kokusu...Bir de polis radyosunun sesi var. Esengül söylüyor inim inim.

-….taht kurmuşsun kalbimeee, en güzel yerindesin...
 

* * * * * * *

      İlerliyorum. Gözüm, çürüyen ahşabı kararmış içi artık boş olan eve ilişiyor. Derme çatma yığılmış bahçe duvarı. ‘’Ne çok çocuk oturup üzerinde dondurma yedi, duvarın arka dibindeki ağaca uzanıp boğazına erikleri keyifle tıkıştırdı?’’ diye içimden mırıldanıyorum.  Bahçeyi basan yabanların arasında küçük adım taşları beliriveriyor… Üzerinde dar belli, çan etekli elbisesiyle evin küçük hanımı nazikçe sektiriyor; Aman dikkat! Dökülmesin. Kamelyada keyifle oturan beybaba eline gazetesi, kahvesini bekliyor.

      Artık boyaları dökülmüş paslı bahçe kapısını ittirince, üzerindeki kuru çalı çırpının yerine, mis kokulu sarmaşık güller sarıveriyor her yeri. Usulca ilerliyorum. Evin kapısına yaklaştıkça içime bir ürperti düşüyor, irkiliyorum bir vakit. İtiyorum kapıyı, gıcırdıyor. El yapımı desenleri aşınmış, kırık dökük yer karolarının üzerini bir kilim kaplıyor.

     Tam karşı duvarda oymalı ahşap boy aynasında ben yokum, endamını süzen evin hanımı var, tatlı bir telaştır gidiyor. Hızlıca iki duvarı raflı mutfağa geçiyor. Akşama yemeğe misafir gelecek olmalı, ortalık yemek kokuyor. Kalaylı bakır tencerede belki kuzu yahni, belki de kümesin artık sırası gelmiş çillisi var. Yanında meyhane pilavı. Sonra zeytinyağlı taze fasulye, yalancı dolma… Tatlı bence kalburabastıdır. Akşam olsun, rakılar ince uzun bardaklarda tokuşsun, kibar hanımlar nane likörü içsin, gramofonda Mahmure Hanım şakısın;

     Bir çapkına yangınım 
     Her yanı bilsen ne hoş 
     Neşesine baygınım 
     Sarhoşum sarhoş 
 
     Gözünde bir ışık var 
     Peşinde bin aşık var 
     Dudağında mey mi var 
     Sarhoşum sarhoş 


 * * * * * * * * * *



      Salondayım. Duvarların sıvaları dökülmüş, pencerelerin camları çatlamış. Çürük ahşap zemine basmaya korkuyorum. Belki de dönem, yağ şeker kuyruklu, Ajda’lı Ferdi’li günlerdir. Neden olmasın?

     Dışarıdan esen rüzgar tül perdeyi içeri doğru uçuştururken, derin pencerenin önündeki kahverengi toprak saksıların içerisinde boy boy sıralanan begonya, ıtır, gelin teli, küpe çiçeklerinin arasından sızan güneş, yüksek tavanlarına kadar evi neşelendiriyor. Dantel örtülü masanın üzerindeki saatin tiktakları ile cama çarpıp duran koca at sineğinin vızıltılı sesi birbirine karışıyor. Mutlaka böyle günlerin birinde komşu kadınlar öylesine oturmaya gelmişlerdir. Gelenlerden birkaçı yaşlıdır mesela. Yanlarında da gelinleri, hepsinin suratı asık, manidar… Genç kızlar neşeli ama. Birbirlerini görünce kıkırdaşarak çoktan yan odaya kaçıyorlar bile. Konu, köşedeki eve yeni taşınan oğlandır ve mutlaka göz göze gelinmiştir. Ne çok şey var anlatılacak? Ellerinde Hayat mecmuası veya cep romanları var. Ah ne aşklardır oradakiler?

     -Nasılsınız? İyi misiniz? O nasıl? Bu nasıl? İyidir İnşallah. Allah iyilik versin. Amin…

     Nihayet seramoni bitiyor ve elişi çantalarından danteller çıkıyor. İşlemeler, iplikler arasında misafir kaynana, gelini konuşurken arkasından evin yaşlı hanımına kaş göz ediyor mutlaka. İğneli cevabı çoktan almış olan gelin de sabırla kendi sırasını bekliyor.

     Derken çaylar gelir, yanında pasta tabakları olmazsa olmaz. Kurabiyeler kekler iltifata boğuluyor, tarifler yazılıyor. Üç bardak un, bir bardak yoğurt, yarım paket Sana yağı, bir fiske tuz, kulak memesi kıvamı… Dedikodular bitmez de bitmez. Gerilen ortalığı yumuşatmak için kasetten oyun havaları çalmaya başlıyor.

   -‘’Hey gidi gidi koca dünya gam yükü müsün?....’’

     Teybi mutlaka yakın bir hısım akraba Almanya’dan getirmiştir. Kadınlar bir bir kalkıp, marifetlerini sergiliyor.  Nihayet ikindi ezanını okuyan hocanın sesiyle oyun bitiyor, danteller çantalara koyuluyor, müsaade isteniyor. Hazırlık var çok. Evin erkeği yemek bekliyor, yoksa kızar.

* * * * * *

     Gözüme küçücük banyodaki koca termosifon ilişiyor. Hani şu altında ateş yakılıp su ısıtılan, kalan koruna da patates gömülen. Aklıma 12 Eylül sonrası bir kış geliyor. Hem de en grisinden.


      -Anneeeee!
      -Ananız batsııın! Adımı ezberlediniz iyice. Ne var?
      -Havlumu getirir misin? Çıkıyorum.
      -Her işinizi benden bilirsiniz zaten. İyice keselendin mi bari?
      -?....

     Kadın nefret ediyordur pazar günlerinden. Çünkü ertesi günü çocukların okulu var, kocasının mesaisi var. Sanırsın hepsine o gidecek.
     O gün banyo sobasının yandığı tek gün. Kış kıyamet, buna da şükür. Ortalık is ve sabun kokusu arası bir şey. Banyo yapma sırası anlaşılamaz. Herkes kibarlaşıp önceliği ötekine vermek istiyor.

     -O girsin, bu girsin, sonra ben girerim.
     Eee banyo sobası yanmışken çamaşır da yıkanacak. Çamaşır yıkanacaksa, ütü de yapılacak. Off bir sürü iş. Ah bir yarın olsa da rahatlasa, komşularla çay içip iki lafın belini kırsa. Hafize hanım dünürüyle kavga etmiş. Onu anlatsa.
    Sobanın üzerinde bakır bir tencere, içerisinde sabahtan ıslatılmış kuru fasulye. Yanında tıslaya tıslaya demlenen çay, onun yanında da koku saçsın diye konmuş can çekişen portakal kabukları... Sobanın arkasında kömür kovası ve küreği var. Borunun üzerindeki tellerde ise kurumaya çalışan iç çamaşırları...
     Ütü masası ortalıktan hiç kalkmıyor. Çocukların okul önlükleri, kolalanmış beyaz yakaları, adamın gömleğiyle pantolonu, yastık kılıfları, etek, nevresim... Offf of!
     Çocuklar taa cumadan beri kitabın kapağını kaldırmamış, okul ödevleri tabii ki son günün akşamına sıkışmış kalmıştır. Ne telaş ama!
     Evin çizgili pijamalı ve siyah çoraplı erkeği, somyada ayaklarını uzatmış, elinde sigara, bir yandan radyodaki naklen maçı hararetle dinliyor bir yandan da TRT pazar programını izliyor. Ekranda Erkan Yolaç mikrofonu yarışmacının ağzına dayamış    

     -Mehter marşıyla gelip, İzmir marşıyla gideceksiniz inşallah. Evet mi?

diye soruyor.

     -Evet

diyor yarışmacı. Erkan Yolaç zıplıyor.

     Ocakta kaynayan düdüklü tencerenin sesi ve kış günlerinin vazgeçilmezi turşu...
     -Hanııım! Öldük açlıktan. Yemekte ne var? 

     -Eşşeğin bacağı var! Şu sobaya kömür at azıcık.
 

* * * * * * * * *

 

     Ah ne gece!
     Taş plakta, cızırdayarak inleyen eski alaturka bir şarkı,
     Işık sarı, loş...
     Elimde kağıt kalem.
     Siyah beyaz bir Türk filminin içindeyim. 
     Ah bu şehir!
     Ah gel de içme, gel de yazma...

 

     

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İrem Derici'nin tedavisi sürüyor
İrem Derici'nin tedavisi sürüyor
Şoke eden iş ilanı!
Şoke eden iş ilanı!