Çiğdem Şener Kadın Asker Olmak
Kadın Asker Olmak
Çiğdem Şener

Kadın Asker Olmak

     Anne ağlamaklıdır.  Tüm dünyanın kederini içinde barındırırcasına, az sonra patlayacakmışçasına, sadece ağır ağır yürür gibi yapan ayaklarının önüne bakarak ve sanki aslında orada yokmuşçasına. Evinin kapısını anahtarıyla açıp içeri girer. Şöyle bir bakar iki saat önce bırakılan kahvaltı masasına. Az önce teslim etiği yavrusunun, belli ki boğazından zorla geçirebildiği, yarısını da bıraktığı soğuk çayının bardağını görür.  Ekmeğin ucu didiklenmiştir. Bir iki de zeytin çekirdeği vardır kenarda. Geceden kalan bozulmuş yatağının üzerinde yavru kokan pijamaları görür. Dünya başına yıkılır tekrar. Daha fazla yüzleşmek istemeden, öylece kapıyı kapatıp sokaklara atar kendini. Gözyaşları sel olur.

     * * * *

     Genç kız önce kendini kasvetli bir berberde bulur. Aklında bir daha hiç çıkaramayacağı o güzelim uzun sırma saçları yerlerde yatıyordur artık, öylesine gibi. Sonra kucağına bir kumaş yığını ve bir çift postal verirler. Banyonun ardından, bundan sonra ömrünün rengi olacak olan hakileri kuşanır, aynaya bakar ve ağlar biraz ürkek, biraz buruk ama gururlu.

     Etraftaki tüm kızlar ona benziyordur artık. Dizilirler seyrek sepildek ve kararsızca. Üç mangaya yerleştirilirler. Artık onlar Ayşe, Fatma değil, santim farklı boylarının müsaade ettiği numaralardır. Artık onlar tek bir nokta olmaktan çıkıp, 35 noktadan oluşan kocaman bir kütle olmuşlardır. Bir ömür boyu ölümüne tek olmuşlardır.

     Hep birlikte yemekhaneye girerler. Herkes suskun, herkes şaşkın, herkes ağlamaklı. Laf olsun diye yiyebildikleri yemeklerinin sessizliğini kocaman bir ses bozar. ‘’Haydi içtimayaaaa!’’ Dimdik omuzlarında birer yıldız olan, derin ve emin bakışlı bir kadın gelir, dikilir.  Öylece donup kalırlar hepsi, bakakalırlar. Hayran olurlar seyre doyamazlar, ona ve gelecekteki kendilerine.

     * * * *  

      İlk akşam, güneş kızararak yok olurken asıl hüzün çöker içlerine. İşte o zaman evlerine bir daha gidemeyecek olmanın gerçekliği sarar naif ruhlarını. Dışarıda herkes evinde, yemek masasında, televizyon başında, dost sohbetlerinde, sıcacık yatağında, anasının koynunda iken gecenin bir vakti cızırtılı ses çıkaran beyaz floresan lambanın altında tutulan ömürlerinin ilk nöbeti, bu hüznün cilası olur. Sabah içtima, öğlen içtima, akşam içtima, aralarda yapılan kızgın güneş altında kulak yakan yanaşık düzen eğitimleri, sporlar, dersler, 3 öğün yemek ve gece nöbetleri. Bir de eğer cezalı değillerse yularından boşalırcasına koştukları, kaçamak gibi ürkek hafta sonları. Bazı akşamlar komutanlık emriyle topluca gidilen tiyatro, konser, gündüz saatlerinde konferans, seminer gibi faaliyetler halkın şaşkın ve meraklı bakışlarına maruz kalma anlarıdır. Onlara verilecek haklar, sorumluluklar, yetkiler uzun uzunca tartışılmıştır. Hele istihkaklar... Ayakkabısı başka, eteği başka, çorabı başka… Hatta erkek subaylar için verilen krem renkli yün ‘’albay donu’’ diye tabir edilen içlik, oldukça kafaları karıştırmıştır. Nihayetinde onun yerine ‘’aerobik mayosu’’verilerek denklik sağlanabilmiş, zihinlerde hep gülümsemeyle kalmıştır. Günler, aylar, yıllar böylece akıp gider. Türkiye’de hiçbir genç kızın hayal bile edemeyeceği, doludizgin yaşanan, kimi zaman karın yırtan kahkaha, kimi zaman da yürek burkan gözyaşları ile dolu askeri öğrencilik. Anlatmak yetmez.

     * * * *

     Büyük bir şaşa ile artık yıldızlar omuzlara takılmıştır.  Şimdi memlekete hizmet vaktidir. Belki de gerçeklerle yüzleşme vakti. Kim kime alışma yolundadır bilinmez. 4 yılın sonunda yakıcı güneş altında bahçeye salınan ürkek kanatlı kelebek mi yoksa bahçe mi? Uzun süre kimse onlara nasıl davranması gerektiğini bilemez. Nasıl hitap edecekleri bile muammadır. Evinde yemini suyunu anası, bacısı, karısından ummayı öğrenmiş bazı erkeklerin imtihanıdır bu aslında. Kimi dili ve damağı arasında zorla da olsa ‘’komutanım’’ diye mırıltılı vızıltı arası bir performans sergileyebilirken, kimi de kendinden emin bir şekilde ‘’hanımefendi, bayan, hanım’’ diye zevkle haykırmayı hak görür kendine. Bazen erkek subaylara ‘’beyefendi, bey’’ dediklerini hayal ediyorum da etmek bile istemiyorum. Sanki omuzlarındaki yıldız değil de kuş pisliğidir, sanki o çile hiç çekilmemiştir, çekilmeye devam edilmiyordur, sanki kadın olmak had bilmeyi gerektirir. Hatta ne komiktir ki bazı geleneksel kültür erkeklerinin, daha parlak bir formül bularak ‘’yenge, abla’’ şeklinde hitaplarla hısım akrabalık ilişkisine girdikleri de olmuştur. Tekil hikâyeler bir yana, Türk ordusu daima bayan askerine, göz bebeği gibi bakmış, onunla iftihar etmiştir. O silah arkadaşıdır, öyle olmaya da devam edecektir. Biz böyle biliriz.

     Rütbeler büyür, görev ve sorumluluklar ağırlaşır. Çok şey yaşanır, çok şey öğrenilir, öğretilir. Ama Türk kadın askeri hepsinin de üstesinden ziyadesiyle gelir, parmak ısırtır. Tarihe bu böyle yazılmıştır bir kere, değiştiremezsiniz. Öte yandan yuvası yumuşak karnıdır hepsinin. Yaşam, mesai dışında sıcacık bir eşlik, annelik ve ev kadınlığını da gerektirir. Anahtarı açıp da evine girdiği vakit ayarları değişir. Hayat değişir.

 

     Değişmeyen bir tek şey vardır. O da uzun yıllar geçse bile her ama her gece görülen rüyalardır. Geceleri uykuda, hala askerlik yapıyordur onlar. Ya içtimada, ya nöbette ya da denetlemede... Ama çoğu kez de jilet gibi düzgün 211 numaralı soyunma dolabının önünde ıslanmış keçi  kokulu dershane kıyafetini çıkarıp, olmadı 1 noluyu , yok o da olmadı kamuflajı giyip çıkararak. Hem de sabaha kadar…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tunceli’de patlama: 2 çocuk yaralı
Tunceli’de patlama: 2 çocuk yaralı
Rusya’dan Yemen için insani yardım çağrısı
Rusya’dan Yemen için insani yardım çağrısı