Dr. Mesut Cerit YÜRÜMEK İÇİN TASARLANMADIK
izmir escort bursa escort izmir escort bayan bodrum escort izmir escort kızlar escort izmir

antalya escort izmir escort bayan buca escort bursa escort kızlar bursa escort bayanlar istanbul escort

YÜRÜMEK İÇİN TASARLANMADIK
Dr. Mesut Cerit
hgs yükleme kent kart yükleme

YÜRÜMEK İÇİN TASARLANMADIK

          Bu güzel haftasonunda siz değerli okuyucularımla “aslında biz neden koşarız/koşmalıyız?” sorusunun son derece şaşırtıcı, az bilinen ve bir o kadar da çarpıcı yanıtını paylaşacağım. Bunu yaparken Christopher Mcdougall’ın “Born to Run” isimli kitabından alıntılarla, “sağlıklı olan koşmak mıdır yürümek mi?” tartışmalarına açıklık getirecek; çevresel koşullar ve yaşam biçiminden etkilenerek milyonlarca yıl öteden günümüze kadar gelen genetik kodlarımızın, endüstrileşmenin ivmelenmesi ile birlikte hayatlarımızı ne kadar da değiştirdiğini anlatmaya çalışacağım.

                    Koşmak bizim en temel iki dürtümüzü ortak payda edinir; korku ve mutluluk. Korktuğumuz için kaçarak, koşarız; mutlu ve sevinçli bir haber aldığımızda havalara sıçrar ne tarafa koşacağımızı bilemeyiz, sorunlarımızdan uzaklaşmak, eğlenmek, fit ve sağlıklı olabimek için koşuşturur dururuz; en çok da işler kötüye gitmeye başladığında panikler ve kontrolsüz bir şekilde koşmaya başlarız. Hatırlayın mesela hemen hemen hepimiz en mutlu ve coşkun çocukluk çağlarında (yavaş olmamız için aldığımız ısrarcı uyarılara rağmen) içimizdeki enerjinin son damlasına kadar nasıl da koşar, zıplar, ağaçlara tırmanır, yerimizde duramazdık… Çünkü aslında hepimiz genetik kodlarımız tarafından koşmaya programlandık ve binlerce yıl sürse de bu genetik uyarlamalar yaşantımızda kaybolmayan izler bıraktı.

                   Atalarımız koşmak sayesinde hayatta kalıyor, gelişiyor ve farklı coğrafyalara yayılıyordu. Aç kalmamak ve avlanan olmamak için koşmak zorundaydı. Yani koşmayı sevmek zorundaydılar, aksi takdirde bu “doğuştan koşucular” başka birşeyi sevecek kadar yaşayamazlardı!!

                   Peki ne oldu, ne değişti de koşmayı unutmaya başladık?

                   Bir zamanlar yaşayabilmek için sürekli hareket eden bir makineyken, zaman içerisinde aktivite yetersizliğinin ve yanlış beslenmenin tetiklediği hastalıklarla yerinden bile kalkamayan bir türe nasıl dönüştük?

                   Bu soruların cevabını ararken önce; bir zamanlar herkesin çıplak ayakla ya da ince deri ayakkabılarla yaptığı koşuların teknolojik gelişmelerle birlikte algılarımızda ve anotomik yapımızda yarattığı değişikliklere göz atalım.

                   Yüzyılın başlangıcında düz ve lastik tabanlı cimnastik ayakkabıları veya deriden yapılmış ayakkabılar kullanılırdı. Gösterişli ve yumuşak koşu ayakkabıları 1960’lardan sonra hayatımıza girmeye başladı. Milyonlarca yıl boyunca koşan insanoğlunun ayak tabanı kemerleri desteklenmemiş, ayakları pronasyon yani içe bükülme kontrolü sağlanmamış, topuk altları da içi jel dolu kapsüllerle donatılmamıştı.  O zaman sağlılklı ve verimli koşabilmeyi nasıl becerebilmişlerdi?!

                   Amortisör gibi işleyen ayaklarımız vücuttaki toplam kemik sayısının dörtte birini oluşturmaktadır ve bir mühendislik harikasıdır. Bir zamanlar bir çok sporcunun yaptığı gibi Etiyopya’lı maratoncu Abebe Bikila’da 1960 Roma Olimpiyatları’nda arnavut kaldırımı yollarda çıplak ayakla koşarak açık ara birinci olmuştur.

                   Pek çoğumuz koşmakla ilgili kronik rahatsızlıkların sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü kullandığımız o pahalı ve yastık tabanlı spor ayakkabılar darbeyi değil ağrıyı bloke etmektedir. Ağrı bize rahat koşmayı öğretir, yalın ayak koşmaya başladığımız andan itibaren koşu tarzımızı değiştirmeye başlarız. Ayak altındaki kavisler büyük adımlar atılmasına, sırt ve bacakların düzleşmesine sebep olur. Yani ayaklarımızı yastık tabanlı ayakkabılarla kapatmak, oturduğumuz binanın yangın alarmını kapatmaktan farksızdır.

                   Modern atlet ayakkabılarının icat edildiği 1972’yılına kadar insanlar çok ince tabanlı ayakkabılarla koşuyorlardı, bacakları güçlüydü ve dizlerdeki sakatlanma oranı çok daha düşüktü. Gitgide daha fazla destek sağlayarak ayaklarımızla doğal pozisyonları arasında bir kalkan oluşturduk.

                   Hareket kontrolü ve yastıklamada olağanüstü yenilikler yapılmasına rağmen aşil tendonu, topuk dikeni ve koşucu dizi gibi rahatsızlıkların önüne geçilemedi. Aslına bakarsak koşu ayakkabılarının bu tür rahatsızlıkları ve sakatlanmayı önlediğine dair herhangi bir kanıt da yoktur zaten…

                   Maalesef garip ama gerçek; en iyi ayakkabılar en kötüleridir! 

                   Yapılan bir araştırmada en kaliteli ayakkabıları giyen koşucuların sakatlanma oranlarının ucuz ayakkabıları giyenlerine nazaran iki kat fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

                   Eskimiş ayakkabılar koşunun kontrolünü kolaylaştırmaktadır. Peki, ayak kontrolü ve eskimiş ayakkabı tabanları sakatlanmaları önlemekte nasıl bir fayda sağlıyor? Yumuşak tabanlı ayakkabılar ayağın yere basmasıyla birlikte aldığı darbeyi azaltacak hiç birşey yapmıyor. Hava tabanlı veya tabanı destekli ayakkabılarla koştuğunuzda ayaklarınız, daha sert bir yer bulmak için tabanlarınızı içeriden zorlayarak itiyor.

                   Ayakkabı ne kadar yumuşaksa o kadar daha az koruma sağlamaktadır. Tıpkı kaygan bir zeminde ayaklar birden bire kaydığında kolların aniden havaya kalkması gibi altında yumuşak bir şey hisseden bacak ve ayak da yere daha sert basmaktadır. Ayağınızın orta parçası tasarlanmış en mükemmel yük taşıyıcıdır. Kemerlerin özelliği yük bindikçe güçlenmesidir. Ne kadar çok bastırırsanız kemeri oluşturan parçalar da o kadar çok birbirine kenetlenir. Eğer kemerin altını bir destek ile güçlendirmeye kalkışırsanız yapıyı zayıflatırsınız.

                   Haftada bir kaç kere çıplak ayakla çim zeminde uzun yürüyüşler ya da hafif tempolu koşular yaparak ayaklarınızın doğal yapısını kazanmasını sağlayabilir, topuk dikeni, aşil tendonu ve diz ağrıları risklerini de azaltabillirsiniz.

                   İnsanlar koşmak için hem de çıplak ayakla koşmak için tasarlanmıştır.

                   Dr.Murray Weisenfeld de söylediği gibi “bırakın uzun mesafe koşmayı, orijinal insan ayağı yürümek için tasarlanmadı”. Pekala, o zaman ayaklarımız ne için tasarlanmıştır?

                    Bilim adamları hayvanların nasıl hareket ettiklerini incelerken diğer memelilerden (karın kasları bel omurlarına bağlıdır) farklı olarak amerikan tavşanının karın kaslarının güçlü bir yere bağlanmak yerine çok hassas tavuk kanadı misali bir parçaya bağlandığını ve bu parçanın bir yay gibi harekett ettiğini farketmişlerdi. Neden böyle olmuştu? Amerikan tavşanını diğer koşan hayvanlardan farklı yapan şey neydi?

Bu durum tamamen solunum sistemi ile ilişkilidir, ne kadar oksijenin varsa o kadar hızlı koşabilirsin ya da verimli olabilirsin. Nefesinizi tutmaya çalıştığınızda ne kadar koşabileceğinizi biliyor musunuz? Hareket etmemizi sağlayan kasların enerjiyi kullanabilmek için oksijene ihyiyacı vardır, yani oksijeni ne kadar hızlı alıp karbondioksiti de ne kadar hızlı verebiliyorsan yüksek hızını da o kadar iyi koruyabiliyorsun.

Amerikan tavşanının kendisini kovalayan bir dağ aslanından kaçabilmesi için ondan daha fazla oksijene ihtiyacı vardır. Tavşanlar saatte 45 mil hızla koşabilir ancak ilave oksijenle yarım mil daha idare edebilirler. Tilki, kurt, dağ aslanı gibi doğal yaşam koşucuları ondan daha uzağa koşabilirler ama maksimum hızları saatte 40 mil civarındadır. Tavşanın körüklü solunum sistemi kaçma esnasında kendisine sığınacak bir kuytu bulabilmek için ilave bir 45 saniye avantaj sağlamaktadır.

                   Acaba nefes alma ihtiyacımız vücut şeklimizi değiştirmiş olabilir mi? İnsanlar daha rahat soluk alıp verebilmek için ayağa kalkarak diğer bütün canlılardan ayrılmışlardır. Daha iyi solunum yaparsan daha iyi performans elde edersin yani daha iyi koşarsın. İnsanlar koşmak için evrimleşmiştir.

                   Mesela çıta hızlıdır ama narin ve dayanıksızdır, gündüzleri avlanmak, çoğunlukla başka yırtıcılara avını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Goril oldukça güçlüdür ama hızı saatte 20 mildir.

                   Neden biz insanoğlu daha güçlü değil de daha zayıf bir oluşuma sebep olan genetik avantajı tercih ettik?

                   Neandertallerin bizim atalarımız olduğunu düşünen çoktur; ama onlar aslında var olma savaşında Homo sapienler ile rekabet eden parallel bir türdür. Neandertaller daha güçlü ve muhtemelen daha akıllıydılar; kırılması zor kemikleri, soğuğa karşı yalıtımları daha iyiydi. Tanrı vergisi avcılık yetenekleri vardı, Homo sapienler Avrupa’ya ilk çıktıklarında Neandertaller iki yüz bin yıldır orada yaşıyorlardı. Peki Neandertallere ne oldu? Homo sapienlerin Avrupa’da ortaya çıkmasından on bin yıl sonra yok oldular. Bunun sebebi bilinmiyor; ancak buzul çağının ölüm ve yaşam mücadelesini kaybettikleri muhakkak. Peki, ayakta kalanlar koşabilenler miydi? 

                   Dünya üzerindeki omurgalılardan iki ayaklı ve kuyruksuz olan tek varlık insandır. Koşmak kontrollü bir harekettir. Eğer insan bedeni yürümek ve acil durumlarda koşmak için yaratılmışsa mekanik aksesuarlarımızın büyük oranda yürüyenlerde olduğu gibi olması gerekirdi. Örneğin: baldır topuğunu bağlayan aşil tendonu şempanzelerde bulunmamaktadır. Bizim ayaklarımız kemerli iken şempanzelerin düzdür. Ayak parmaklarımız kısa ve düz koşmaya yardım eden bir unsurdur, fakat şempanzenin parmakları yürümek için uzun ve yaygın tasarlanmıştır. Kalça kaslarımız oldukça güçlü iken şempanzede böyle bir kas mevcut değildir.

                   Ayrıca, başımızın arkasında nuchal ligament adı verilen bir tendon sayesinde (köpekler, atlar vb.koşan memelilerde bulunur), koşarken kafamızı dengeler ve sabitleriz. Eğer yürüyenlerden olsaydık, nuchal ligament tendonunun olmaması gerekirdi. Kalça kaslarımız koşmak için evrimleşmiştir. İnsan vücudu zaman içerisinde değişime uğrarken koşan bir hayvanın anahtar özelliklerini benimsemiştir.

                   Peki ama diğer yürüyen canlılar niye böyle bir değişim geçirmediler? Yürüyen bir hayvan için aşil tendonu gereksizdir (bir lastik bant gibi esnemeyi ve uzamayı sağlar). Elastik tendonlar enerjiyi depolayıp iletebilme özelliğine sahiptirler. Bacaklarınızı ileri uzatıp geri çektiğinizde tendonlar ne kadar çok gerilirse o kadar çok bedava enerji elde edersiniz. Tendonların yürümeye faydası olmasa da enerji gerektiren koşmalar, atlamalar, sıçramalar vb. hareketler için oldukça faydalıdır. O zaman belki de mesele hız değil, belki de insanlar uzun mesafeleri koşmak için kodlandılar.

                   Dört ayaklı koşucuların koştukları esnada iç organları ciğerlerine çarparak içerideki havayı dışarı çıkmaya zorlar. Bir sonraki adımlarına uzanırlarken iç organlar geri çekilirek havayı ciğerleri çeker, ancak bunun bir maliyeti vardır, adım başına bir kere nefes alabilirler. Aslında bütün koşan memeli hayvanlar aynı tek bir adımla tek bir nefes döngüsüsüyle sınırlıdırlar. İnsanların hiçbiri bire bir nefes almaz, farklı bir dizi oranda nefes alırız, genellikle tercih edilen bire iki oranıdır. Aşırı şiddetli aktivitelerde kandaki laktad seviyesi (normalde iki miligram) yükselir ve nefes sıklığımız artmaya başlar (asitik ortam), bir an önce normal seviyeye gekmek için sık sık nefes alıp vermeye başlarız. İnsanlar dünya üzerinde vücut ısısını terleme yoluyla atan tek canlıdır. Canlıların büyük çoğunluğu vücutlarını nefes alıp vererek soğutur. Koşan hayvanların vücutlarını soğutmak için kullandıkları yetersiz ısı ayar sistemleri ciğerlerini kilitleyerek performans limitlerini azaltır. Koşan memeliler ağızlarından çıkarabileceklerinden daha fazla vücut ısısına ulaştıklarında durmak zorundadırlar, aksi takdirde ölürler. İnsan bedeni milyonlarca ter bezi sayesinde vücudunu oldukça verimli bir şekilde soğutur. Terleyebildiğiniz sürece koşabilirsiniz…

                   Genetik avantajlarımız hayatta kalmayı ve neslimizin devamını sağlamaktadır. Doğal ayıklama ya da seçim sadece iki şey içindir; av ve avcı.  Eğer bir geyik ilk yirmi saniye içinde gözden kayboluyorsa ve bir aslan sizi on saniyede yakalayabiliyorsa uzun mesafeleri koşma becerisine sahip olmanın da bir önemi kalmıyor.  Hızlıların cirit attığı arenada dayanıklı olmanın ne anlamı olabilir? İlk insanların bol bol protein tükettikleri dönemlerde beyinleri de giderek büyümeye başlıyor, inanılmaz miktarda kalori tüketiyordu. Beyinlerimiz vücut ağırlığının sadece yüzde ikisini oluştursa da toplam enerjimizin yüzde yirmisini sarf etmektedir. Beynimizin büyümesiyle birlikte büyüyen kafalarımız daha iyi ve dengeli koşmamıza olanak sağlıyordu.

                   Peki, atalarımız önceleri bitkilerle beslenirken değişimde büyük rol oynayan eti nasıl buluyorlardı? Yaylar ve oklar sadece yirmibin yaşında, mızraklar iki yüz bin yaşında, fakat insanın etle tanıştığı yıllar iki milyon yıl öncesine uzanmaktadır. Ne bir ok ucu ne de bir mızrakla delinmiş bir geyik kemiği…Bu ne anlama geliyor? İnsanlar elleriyle mi avlanıyorlardı? Yoksa bir hayvanı ısrarla takip ediyor ve onu ölünceye kadar koşturuyorlar mıydı?

Gerçekten bir hayvanı ölünceye kadar kovalamak mümkünse neden DNA’larımız %99.9 aynıyken biz de atalarımız gibi geyikleri koşarak avlayamıyoruz?

Cevap 2004 yılında Güney Afrika’dan geldi; gerçekten de bir ceylanı ölünceye kadar koşturmak hiç de zor değildi. Sayıları oldukça az olan ve hayvan izi sürme konusunda olağanüstü yetenekli muhteşem avcı Buşmanlar (yerliler), ceylanları en az iki üç saat kovalayarak yakalama becerilerini hala devam ettirebiliyorlardı (Daha detaylı bilgi için Christopher Mcdougaal’ın “Born to Run” adlı araştırmasını inceleyebilirsiniz).

Normal bir insan hafif tempolu bir koşu ile saniyede üç dört metre koşabilir. Bir geyik de aşağı yukarı bu oranda ritim yapar. Ancak, geyik saniyede dört metreye ulaşmak istediğinde nefes nefese koşmalı. Evet geyik sürat koşusunda daha hızlı olabilir, fakat hafif koşuda insanla rekabete giremez. Peşine düştüğü geyik oksijene şiddetli bir şekilde ihtiyaç duyarken, avcı insan buna ihtiyaç duymaz, henüz sık sık nefes almaya başlamamıştır bile!!!

                   Örneğin, bir çok at için en yüksek koşu hızı saniyede 7.7 metredir. Bu tempoyu yaklaşık on dakika boyunca sürdürebilirler, sonrasında 5.8 metreye inmek zorundadırlar. Fakat iyi bir uzun mesafe koşucusu saniyede altı metrelik hafif koşu ile saatlerce koşabilir. İnsana karşı atın yarışında başlangıçta at arayı açar ama yeterince iradeli olursa insan, yavaş yavaş aradaki mesafeyi kapatır. Yapılması gereken hayvanın görüş mesafesinde kalıp, on dakika içinde onu sersemletip önüne geçmektir.

                   Koşan adamların sırrı, antilopu sıcak bir günde öldürünceye kadar koşturmak için onu sürekli ürkütüp kaçırmaktı. Mantık çok basitti: “Sadece seni göreceği kadar yakında olduğun müddetçe, süratli koşmaya devam edecektir.” “On veya on beş kilometre sonra aşırı vücut sıcaklığı yüzünden ölecektir.”              

Biz insanlar hiçbir hayvanın koşamayacağı şartlar altında koşabiliriz

                   Neandertaller iklim ısınmaya başlayana kadar dünyaya hükmettiklerinden bahsetmiştik. Yaklaşık kırk bin yıl önce uzun kış sona erip yerini sıcak havaya bıraktığında ormanlar küçülüp yerini büyük otlaklara bıraktı. Yeni iklim ve yaşam koşulları koşan adamlar için harikayken, Neandertaller için çok zorluydu. Uzun mızrakları ve derin tuzakları, otlaklarda koşan hızlı yaratıklar karşısında etkisiz kaldı; tercih ettikleri büyük avlar için daralan ormanların derinlerine çekildiler.

                   İyi de neden onlar da koşan adamların stratejisini benimsemediler?  Neandertaller kesinlikle daha akıllı ve daha güçlüydüler; ama asıl sorun da tam olarak buydu; daha güçlü olmaları. Hava sıcaklığı 32 dereceye yükseldiğinde vücut ağırlıkları fazladan birkaç kilo fark yarattı (öyle büyük bir fark ki sıcaklık dengesini koruyabilmek için 50 kiloluk bir koşucunun karşısındaki diğer bir 80 kiloluk koşucuya maratonun her milinde üç dakikaya mal ediyordu). Avını takip ederken bir koşan adam, rakibi Neandertali iki saat içinde on mil geride bırakıyordu. Kendi kasları içinde boğulan Neandertaller ormanların içine doğru çekilirken aynı zamanda yok olmaya doğru gittiler. Yeni dünya koşucular içindi ve koşmak Neandertallere gore değildi…

                    Koşmak bizi insan yapan süper güçtür. Biz insanlar sadece gerçekten çok başarılı dayanıklılık koşucuları değiliz aynı zamanda oldukça uzun bir süre (65 yaşa kadar) bu yeteneğimizi sürdürebiliriz. Aslında koşmak için kodlanmış bizler yaşlandığımız için koşmayı bırakmayız, koşmayı bıraktığımız için yaşlanırız.

                   Direnç gösterdiğimiz sürece yaşarız, direnç tamamiyle enerjinin tasarrufuyla ilgilidir ve beyin tarafından programlanmaktadır. Bazılarının koşmayı sevmesi bazılarınınsa hiç sevmemesinin sebebi beynin pazarlıkçı bir dükkan sahibi olmasıdır. Eğer sürekli bu dükkan sahibinin sesini dinlerseniz bilin ki o size hiç bir zaman koşmanızı ya da daha fazla hareket etmeniz gerektiğini söylemeyecektir. Çünkü bilinç altınız her zaman size dinlenmenizi önerecektir. Hayatta kalmanın tek yolu depoda yeterli enerjiyi barındırabilmektir. İşte o zaman beyin devreye girer ve sürekli olarak daha az maliyetle daha fazla iş yapma hesapları yaparak acil durumda kullanılacak enerjiyi saklamaya çalışır.

                   Unutmayın, vücudunuzun yapması gerekenleri elinden alırsanız bedelini de ödersiniz. Batı dünyasında birinci sırada gelen ölüm sebepleri olan kalp hastalıkları, felç, diyabet, tansiyon, depresyon ve sayısız kanser çeşidinin hiç biri atalarımızın yakınına bile uğramamıştı. Sadece bacaklarımızı hareket ettirerek bile sağlığımıza kavuşabiliriz.

                    Yazımı sonlandırırken konuyu tamamlayıcı ve faydalı olacağı düşüncesiyle şunu da belirtmek istiyorum:

                    Başlangıçtan itibaren aynı gen havuzundan dünyaya yayılmış olan bizler çevre ve yaşam biçiminin etkisiyle değişime ya da mutasyona uğradık. Belki de Homo sapienlerde olmayan ya da az oranda mevcut olan güçlü ve kaslı genotiplilerin (RR%DD) tarih içerisinde Neandertallerle ilişkileri sonucunda gen havuzuna dahil olduğu ya da daha öncesinde zaten var olan özelliğin yaşam biçimi neticesinde baskılandığını söylebiliriz…Bugün akıllarda olması gereken sorulardan birisi uzun mesafe dayanıklılığı bu kadar yüksek olan biz insanların (şu anda popülasyonlarda genotip oranı en düşük olan (II/XX genotipliler) yaşadığımız zamanda neden bu kadar düşük oranda seyrettiğidir. Tüm bu olup bitenler bir önceki yazımda bahsettiğim genetik kodlamanın çevresel faktörler ve yaşam biçiminden etkilendiğinin apaçık bir kanıtıdır.

                    İnsan genotipleri ve farklı genotiplerin maruz kalabileceği ölümcül hastalıklar, beslenme biçimleri ve nasıl hareket etmeleri (egzersiz seçimi ve uygulamaları) konulu bir sonraki yazımda görüşmek üzere sağlıklı ve keyifli pazarlar dilerim.

 

          İletişim Bilgileri:

             Dr.Mesut CERİT, Bireysel Spor Danışmanı,

             e-mail:mesutcerit@yahoo.commc@perfectlife.com.tr/ mesutcerit67@gmail.com

             instagram:  mesutcerit_perfectlife

             Mobil: 0505 764 64 01 / 0(312) 286 05 06

             Web Adresi: http://www.mesutcerit.com; www.perfectlife.com.tr; www.cherrywood.gen.tr  

 

 

                  

                  

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
cesme escort fethiye escort kemer escort kusadasi escort marmaris escort denizli escort denizli escort didim escort duzce escort edirne escort edirne escort edremit escort trabzon escort trabzon escort giresun escort zonguldak escort
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ihlamur sokak trafiğe kapandı
Ihlamur sokak trafiğe kapandı
Alaçatı'ya yeni soluk
Alaçatı'ya yeni soluk "Zyra"