Siyaset
Giriş Tarihi : 16-03-2021 14:07   Güncelleme : 16-03-2021 14:07
Abone ol

AKP'lilerin ayak direttiği C40 nedir

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beşiktaş Belediyesi Meclis Üyesi Selçuk Sarıyar, C40 'ı yazdı.

AKP'lilerin ayak direttiği C40 nedir

Çağın gerisinde kalmış bir siyasetle bugünün sorunları çözülemez.

Fairbourne, Galler’in kuzeyinde, sadece 400 evin bulunduğu, küçük bir kasaba. Ana caddesindeki birkaç dükkânı da o kasabanın sakinleri işletiyor. Metropollerin her köşe başında görmeye alışık olduğumuz büyük zincirler, tek düze mağazalar orada yok. Şehre canını o ufak dükkanlar veriyor.

Fakat Fairbourne’un gündemini anlamak için biraz daha kasabaya yakından bakmak gerekiyor. O ana caddede herhangi bir günü yaşıyormuş gibi yürüyen insanların günlük dertleri, bize çok yabancı gelebilir. Çünkü pandemiyi konuşmuyorlar. Ekonomi de birincil meseleleri değil; Başbakanlarının ağzından çıkan herhangi bir söz de yerel gazetelerin manşetlerini günlerce rahatsız etmiyor. Onlar, yalnızca birkaç on yıl içerisinde kasabalarının canlı kalıp kalamayacağını tartışıyorlar.

Kelimenin tam anlamıyla "canlı olmak"tan yani hayatta kalmaktan bahsediyoruz: Zira iklim krizine karşı daha net ve uluslararası tabanda önlemler hemen alınmazsa, birkaç on yıl içinde Fairbourne diye bir şehir olmayacak. Sular altında kalacak. O 400 aile de hayatlarını yabancısı oldukları bir şehrin, tanımadıkları bir sokağında, yeniden başlatmak durumunda kalacaklar.

KRİZ YOKMUŞ GİBİ DAVRANMAK...

Aslında o kasabanın insanlarını her gün ilgilendiren bu felaket ihtimali, zira bu bir senaryo olmaktan yıllar önce çıktı, bizim "uzağımızda" değil. Tam da bugünümüzde. Zira bu, sadece Galler’in sorunu değil. Dünyanın dört bir yanında kentler, yüzyılda bir yaşanması beklenen felaketleri ayda bir yaşamaya başladılar; Güney Afrika’da çıkan bir hortum, kasabaları yok edebiliyor; Amerika’da, Avustralya’da çıkan devasa yangınların sıklığı sürekli artıyor; Texas’a gelen kış, dünyanın en zengin ülkesinin vatandaşlarına kar suyunda yemek yaptırıyor; Afrika’da kuraklık iklim mültecilerine sebep oluyor; uzak Asya’da insanlar, soludukları hava sebebiyle ölüyor. Bizim İstanbul’da bütün bunlardan mucizevi bir şekilde kaçamayacağımızı hepimiz gayet iyi biliyoruz. Kriz yokmuş gibi davranmak; kapımızdan çoktan içeri girmiş krizin varlığını daha az hakiki kılmıyor.

Fakat hâlâ bu hakikatle yüzleşmekten kaçınanlar var. Örneğin, geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde Fairbourne’un hikâyesini anlatırken AKP-MHP koalisyonunu temsil eden sıralardan, “Ne alaka” dercesine konuşan meclis üyelerini duydum. “Alaka”sı aslında açık: Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün güncel raporuna göre dünyada 1 milyarın üzerinde insan, iklim krizinin yıkıcı etkilerinden kendilerini hiçbir şekilde koruyamayacakları şartlarda yaşıyorlar. Bu insanların, hemen hemen hepsinin, 30 yıl içerisinde iklim mültecilerine dönüşme ihtimali var. 1 milyar sığınmacıdan bahsediyoruz; kürenin her köşesinde yaratacağı sistematik etki, herkesin malumu. Meselenin varabileceği nokta budur. Sorun küreseldir. Çözümünü küresel bir dayanışma sağlamazsa, sonuçlarından da hep beraber sorumlu tutulacağız.

Bu sorumluluktan kaçma ihtimalimiz yok. Ama ne yazık ki iklim krizine karşı önemli adımlar atılmasına engel olan, kısa vadeli siyasi çıkarları sebebiyle siyasetin işlemesini zorlaştıran yapılarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Mesela C40, dünyanın dört bir yanından kentleri iklim krizine karşı ortak politikalar üretmek üzere bir araya getiren, önemli bir uluslararası dayanışma kurumu. İstanbul’un yeri de, elbette, bu ağın tam merkezinde olmalı. Zira eğer sorunun değil, çözümün parçasıysak, bütün dünya ile dayanışma ve harmoni içerisinde durmak, çağın gerektirdiği adımları atmak zorundayız. Fakat, ne yazık ki İBB Meclisi’ndeki AKP’li meclis üyeleri, İstanbul’un C40 üyeliğinin önüne bulabildikleri bütün taşları koyup, süreci aylarca zora soktular. En basitinden C40 üyeliği konusunu önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na danışıp Bakanlık’tan gelecek görüşe göre komisyon ve meclisin karar vermesini ve yine en sonunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na onay için gönderilmesini belirterek 2002 yılında "bürokrasiyi azaltacağız" söylemlerinde geldikleri noktayı gösterdiler.

AYLARCA GÜNDEME GETİRMEDİLER

Bu, ne yazık ki, entelektüel bir tartışmanın ya da somut politikalarda anlaşamamanın da bir neticesi değildi. İşleyen, sağlıklı bir demokraside tartışmaların bu düzlemde yapılması, harekete geçmek isteyenleri de daha sağlam bir noktaya taşır. İBB, AKP’li belediye başkanları dönemlerinde C40’ın çalışmalarına katılıyordu. Ama Ekrem İmamoğlu İBB Başkanı seçildikten sonra, ne hikmetse, İstanbul’un C40 üyeliğini aylarca Meclis gündemine getirmediler. Bahane diye ortaya koydukları açıklamaların da hiçbir temeli yoktu; sadece işleyişi aksatmak adına kendi elleriyle bir bürokrasi kilidi yaratmayı tercih ettiler.

O kilit, 1.5 yıl sonra anca kırılabildi ve Meclis, geçtiğimiz Cuma günü İstanbul’un C40 üyeliğini onayladı. Elbette bu iyi bir haber ama bu noktaya gelinceye kadar geçen süre, harcanan efor ve kaynaklar, ne yazık ki merkezi hükümet koalisyonunun muhalif yönetimleri çalıştırmama inadının en net örneklerinden biri oldu. Üstüne üstlük bu anlamsız inatlaşma, iklim krizi gibi dogmatik siyasi ezberlerin üzerinde durması gereken bir meselenin etrafında bile yaşanıyor. Başka konularda bizim, Meclis içerisinde ne kadar gereksiz, yoktan var edilmiş, yapay gündemlerle uğraşmak zorunda kaldığımızı tahmin edebilirsiniz.

Dünyanın, hele hele küresel ısınma gibi bütün insanlığı aynı anda etkileyen meselelere karşı, böylesi sığ ve kısa vadeye sıkışıp kalmış bir siyasetle uğraşma lüksü yok. Financial Times gibi yayın hayatını serbest piyasa ekonomisini savunmakla geçirmiş, prestijli bir gazete bile geçtiğimiz aylarda dünyanın, bu küresel krizlere karşı kendini yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyduğunu yazdı. Dünya Ekonomik Forumu da büyük bir yenilenme hareketinin başlaması gerektiğini bas bas bağırıyor. Bu kurumlar, bugüne kadar temsil ettikleri nizamı değişmeye çağırıyorlar.

Zira dünya zaten değişiyordu ama yaşadığımız pandemi süreci her şeyi hızlandırdı. Küresel sorunlar karşısında uluslararası sistemin ne kadar hazırlıksız yakalandığını gördük. Ayrıca küresel sorunların yerel çözümleri olamayacağını da sürekli hatırlıyoruz. Çin’in bir kentinden çıkan virüs, Esenyurt’ta esnafın hayatını esir alıyor. İklim krizi için de mantık, bundan farklı değil. Bu meselelere küresel bir vicdanla bakmak, çözümün parçası olmak ve tarihin doğru tarafında durmak zorundayız. Dilimizden düşürmememiz gereken “yeni siyaset”in temelinde de bu var aslında: Sorumluluktan kaçamayacağımız bir dünyada, daha iyisini inşa etme yükümlülüğü bizim.

Dolayısıyla sorumluluk çağında siyaset, günlük politikanın çağ dışı ezberleriyle uğraşılarak yapılacak bir şey değil. Kısa vadeli hesaplar ya da paçadan çekiştirmecilik bu yüzyıla ait değiller. Bu zihniyeti terk edemeyen siyaset de, dolayısıyla, tarihin yanlış tarafına hapsolmuştur. Bizim bütün mücadelemiz, İstanbul’un tarihin doğru tarafında yer alması için. Öyle ya da böyle, bunu başarıyoruz. Zira yeni siyasette ısrar ediyoruz.

Selçuk Sarıyar

Odatv.com