Siyaset
Giriş Tarihi : 08-12-2017 15:33   Güncelleme : 08-12-2017 15:33
Abone ol

CHP'li Emir:“Zafer Çağlayan’ın malvarlığına tedbir konulmalıdır”

CHP’li milletvekili, New York’ta 8 gün boyunca takip ettiği kritik davadaki gözlemlerini anlattı:

CHP'li Emir:“Zafer Çağlayan’ın malvarlığına tedbir konulmalıdır”

Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ‘sanık’, Rıza Zarrab’ın savcılıkla işbirliği yaparak ‘tanık’ olduğu New York’taki davayı 8 gün boyunca yerinde takip eden CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Reza Zarrab’ın, Halkbank üzerinden kurduğu uluslararası hırsızlık ve rüşvet ağıyla büyük servetlere kavuşup, birilerini de zengin ettiğini belirtirken, Türkiye’den İran’a yapılabilecek yasal ihracatı da engellediğine dikkat çekti. New York’ta görülen davanın ‘milli bir dava’ olarak görülemeyeceğini, ‘hırsızlık davası’ olduğunu kaydeden Emir, “Kurtuluş Savaşı milliydi, Çanakkale Savaşı milliydi, Kıbrıs mücadelesi millidir, bugünlerde unutulan Adalar milli bir meseledir. Bu meseleler bir tarafta olacak bir tarafta da ayakkabı kutuları, saatler, piyanolar olacak. Bu bir milli mesele değil, bir defa hırsızlığın milli tarafı olmaz. Hırsızlık hırsızlıktır” dedi. Emir, duruşmalar süresince Zarrab’ın, Halkbank eski Genel Müdürü Süleyman Aslan ile eski Bakan Zafer Çağlayan’a birçok kez rüşvet verdiğini söylediğini anımsatarak, “Zarrab’ın malvarlığına el koymak için bu kadar bekleyenlere buradan tavsiyemiz Zafer Çağlayan’ın da malvarlığına şimdiden tedbir konulmasıdır. Çünkü eğer bir bedel ödenecekse o bedeller oradan başlanarak ödenmelidir. O saatlerin, ayakkabı kutularında giden dolarların, o piyanoların parasını bu yoksul millet ödemiştir. İşte milli mesele bize göre burada başlıyor. Milli duruşumuzdan dolayı bu hırsızlıkları, bu kirlilikleri asla kabul etmiyoruz ve Türkiye’yi böylesine tartışılır, böylesine el kapılarında mahkemelere düşürür hale getirenleri de kınıyoruz” dedi.

 

                CHP’li Emir, Halkbank üzerinden ABD’nin İran’a yönelik ambargosunun delindiği suçlamasıyla New York’ta görülen ve Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın tutuklu tek sanık olarak yargılandığı, Reza Zarrab’ın da savcılıkla işbirliği yaptıktan sonra ‘tanık’ olduğu davayı 8 gün boyunca takip etti. Emir, Ankara’ya dönmesinin ardından TBMM’de düzenlediği basın toplantısıyla davaya ilişkin gözlemlerini ve değerlendirmelerini aktardı. Bir Türk vatandaşı ve milletvekili olarak davayı izlemenin önemli bir sorumluluk olduğunu düşünerek New York’a gittiğini belirten Emir, “Bu Türkiye açısından önemli bir dava, Türkiye’nin dünyadaki imajı açısından önemli bir dava; orada görünürde Hakan Atilla yargılanırken aynı zamanda Halkbank’ın ve bir şekliyle de 17-25 Aralık sürecinde Türkiye kamuoyuna dökülmüş olan o para kasalarının, ayakkabı kutularının, milyarlık saatlerin ve o tapelerin de gündeme geleceği bir yargılama” dedi. Davanın savcısının Zarrab’ın soruşturulması sırasında Amerikan yaptırımlarının nasıl delindiğiyle ilgilendiğini, asıl odak noktalarının bu olduğunu kaydeden Emir, “İran’ın Halkbank’ta biriken doğalgaz ve petrol satışından kaynaklanan paralarını bir şekilde İran’ın alacaklılarına ulaştırmak için uğraşıyorlar. Sahte altın ticareti ve sahte gıda ticareti şeklinde yapıyorlar. O kadar işi abartıyorlar ki Çin’de de yapmak istiyorlar, Hindistan’da, İtalya’da; bu bankaların görevlileri en geç bir, iki ay içerisinde bu işlemlerin sahte olduğunu fark ediyorlar ve bu işlemleri yaptırtmıyorlar. Oradaki işlemler dahi Halkbank üzerinden yapılıyor. Dolayısıyla burada diğer ülkelerin bankalarının hemen fark ettiği bir şeyi, bizim bankalarımızın fark etmemesi olanaksız ve üstüne üstlük bizim banka görevlilerimizin konuşmalarını dinlettiler, özellikle Süleyman Aslan’ın. Bu mahkeme Hakan Atilla’nın yargılandığı bir mahkeme olmakla birlikte aynı zamanda Halkbank’ın da işin içine dâhil olduğu bir yöne eviriliyor” diyen Emir, Zarrab’ın talep edilen her türlü bilgiyi verdiğini vurguladı. Davanın tutuklu tek sanığı Hakan Atilla’nın avukatının, Atilla’nın Halkbank’ın dış ilişkilerden sorumlu olmasına karşın dış operasyonlardan sorumlu olmadığını; yapılan bu işlemlerde bir rolünün bulunmadığı, görevli olarak yapması gerekeni yaptığını ifade ettiklerini aktaran Emir, “Atilla’nın avukatları, ne Süleyman Aslan’ı ne Zafer Çağlayan’ı ne Halkbank’ı ne de Levent Balkan’ı, yani o sırada bu işlemleri yapan Levent Balkan’ı savunur durumda değiller. Hatta dış operasyonlardan sorumlu Levent Balkan’ın daha çok etkili olduğunu göstermeye dönük bazı sorular ve bazı deliller ortaya koyma gayretindeler. Temel odak noktaları, Hakan Atilla’nın birçok işlemi bilmediği ve Hakan Atilla’nın bir görevli olarak görevinin gereğini yaptığını ortaya koymak” dedi.

 

“Milli mesele değil hırsızlık”

                CHP’li Emir, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişinin, uluslararası düzeyde yaptığı büyük yolsuzluğun bedelinin 80 milyon olarak tüm Türkiye’nin ödemesiyle karşı karşıya olunduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

 

                “Bu bir milli mesele değil, bir defa hırsızlığın milli tarafı olmaz. Hırsızlık hırsızlıktır. Biz milli sorunları böylesine bir hırsızlıkla eşleştirerek milli duygularımızın örselenmesine karşıyız. Kurtuluş Savaşı milliydi, Çanakkale Savaşı milliydi, Kıbrıs mücadelesi millidir, bugünlerde unutulan Adalar milli bir meseledir. Bu meseleler bir tarafta olacak bir tarafta da ayakkabı kutuları, saatler, piyanolar olacak. Bu milli mesele değil arkadaşlar. Bakın deniyor ki ‘Biz yaptırımları deldik, biz Amerika’nın yaptırımlarına uymak zorunda değiliz’. Evet değilsiniz ama böyle bir kararınız vardıysa bunu açıkça ortaya koysaydınız, bunu millete anlatsaydınız, bu millet arkanızda dururdu belki. Ama siz ne yaptınız: 2013’te, 2014’te, 2015’te Amerikan hazine yetkilileri Türkiye’ye gelip, ‘Bakın biz sizi izliyoruz, Halkbank üzerinden sahte işlemler yapılıyor, bizim yaptırımlarımızı deliyorsunuz, buralara dikkat edin’ dendiğinde, ‘Hayır, biz bunları yapmıyoruz’ şeklinde ifadeleri var Halkbank yetkililerinin. Dolayısıyla burada bir milli duruştan bahsedemeyiz. Sonra bu yüzden Türkiye hazinesine bir kuruş dahi girmemiştir. Ama Türkiye ne kaybetmiştir? Doğalında yapması gereken ihracatı yapamamıştır. Türk üreticisi İran’a domates, buğday, gıda ürünleri, ilaç, sağlık ürünleri ihraç edebilecekken bu ihracat sahte işlemler dolayısıyla yapılmamıştır. Hatta bu tapelerden ve ifadelerden anlıyoruz ki Türkiye’den olağan ihracat yapan firmaları bile durdurma yoluna gitmişler. Mahkemede savcı soruyor, ‘Neden bunu yaptınız’ diyor. Rıza Sarraf, ‘Bizim sahte belgelerle cebimize para koyacağımız miktar azalıyordu, o yüzden’. Ve bunu milli bir mesele olarak takdim etmeye çalışıyorlar, bu kabul edilemez. Bu bir milli mesele olsaydı, bula bula Zarrab’ı mı buldunuz ortak olarak; bu adama ‘vatandaşımız’ dediniz, ona ödüller verdiğiniz, ‘vatansever’ dediniz, Amerika’da tutuklanınca yer yerinden oynattınız, en üst düzeyde onunla ilgilendiniz, nota verecek kadar ilgilendiniz ama o sizin, Türkiye hakkında konuşmaya başlayınca o anda malvarlığına el koymak aklınıza geldi. Bir şarlatanla, bir sahtekarla, bir yalancıyla milli bir davayı yürütme iddiasındaysanız eğer, o da sizi kandırmış demektir. Ama zaten AKP hükümetinin defalarca kandırıldığını da çok iyi biliyoruz.

 

“Zafer Çağlayan’ın da malvarlığına tedbir konulmalı!”

Burada yapılması gereken şudur: Bu suçu Türkiye’de çok az insan işledi, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan suç işledi; bu insanlar zenginleştiler, saatler taktılar, ayakkabı kutularını doldurdular ama bunun bedelini 80 milyona ödetmeye kalkmasınlar. Eğer bir bedel ödenecekse de mutlaka o saatlerden, o zenginleşenlerden başlamak gereklidir. Zarrab’ın malvarlığına el koymak için bu kadar bekleyenlere buradan tavsiyemiz Zafer Çağlayan’ın da malvarlığına şimdiden tedbir konulmasıdır. Çünkü eğer bir bedel ödenecekse o bedeller oradan başlanarak ödenmelidir. O saatlerin, ayakkabı kutularında giden dolarların, o piyanoların parasını bu yoksul millet ödemiştir. İşte milli mesele bize göre burada başlıyor. Milli duruşumuzdan dolayı bu hırsızlıkları, bu kirlilikleri asla kabul etmiyoruz ve Türkiye’yi böylesine tartışılır, böylesine el kapılarında mahkemelere düşürür hale getirenleri de kınıyoruz.

 

“Türkiye’de etkili bir yargılama yapılmalı”

Oldukça da kaygılıyız. Bu davanın ifade ettiğim gibi sadece oradaki suçlular açısından ve Türkiye’de bu suça karışanlar, çünkü 17 Aralık soruşturmasının nasıl yürütüldüğünü biliyoruz, bunlar dışında sonuç doğurmasına karşıyız. Türkiye’nin ekonomik durumunun zarar görebileceği bir noktaya gitmesinden kaygılıyız. Umuyoruz ki hükümet bu güne kadar ki yanlış politikalardan vazgeçer ve bu Zarrab davasında artık yaptığı yanlışları görür ve en azından Türkiye’de bu ortalığa saçılan delilleri, gerçekliği artık tüm dünyaca kabul edilen ve Türkiye’de de herkesin bildiği delilleri tekrar gündeme getirir; hala olanak vardır ve Türkiye’de etkili bir yargılama yapılır. Türkiye bu yolsuzlukları, bu pislikleri taşımak zorunda değildir, taşımayacaktır.”​