Siyaset
Giriş Tarihi : 15-03-2021 13:51   Güncelleme : 15-03-2021 13:51
Abone ol

Erdoğan Toprak: 'Keskin Bir U Dönüşüne Hazırlanıyor'

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda çok önemli açıklamalarda bulundu.

Erdoğan Toprak: 'Keskin Bir U Dönüşüne Hazırlanıyor'

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda çok önemli açıklamalarda bulundu.

Toprak, “İktidarın ekonomik-demokratik reform, hukuk devletinin güçlendirilmesiyle ilgili nihai hedefleri bir hafta arayla açıklandı. Ortaya çıkan tablo, iktidarın reform heyecanı ve takatinin kalmadığını, kendini yinelemekten öteye gidemediğini gösterdi. Ayrıştırıp kamplaştırmayla elde etmeyi umduğu siyasi taban genişletme planı tutmayınca, beddua, cinsiyetçi aşağılama söylemi ve linç girişimleriyle aczini açıkça sergilemeye başladı!” dedi.

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda öne çıkan başlıklar şöyle:

KESKİN BİR ‘U’ DÖNÜŞÜNE HAZIRLANIYOR

Mısır ile ilişkilerde ‘önkoşulsuz’ diplomatik görüşmelerin başladığı, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu tarafından açıklandı. İktidarın aceleci bir şekilde Mısır ile diyalog sürecini kamuoyuna yansıtması, ortak karar oluşturulmadan tek yanlı olarak duyurması, Mısır’da rahatsızlık yarattı. Buna karşın İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye ile görüşmeler yapıldığını dile getirmesi, iktidarın dış politikada keskin bir ‘U’ dönüşüne hazırlandığını gösteriyor!

LİBYA’DA TÜM YABANCI ASKERİ UNSURLARIN ÇEKİLMESİ KARARLAŞTIRILDI!

Libya’da ülkeyi 24 Aralık’taki seçimlere götürecek geçici Birlik Hükümeti’nin güvenoyu almasının hemen ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kritik bir karar aldı. BMGK’nın tüm üyelerin katılımıyla aldığı yeni kararda geçtiğimiz Ekim ayında nihai imzaların atıldığı kalıcı ateşkes anlaşmasına tüm tarafların uyması, Libya’daki tüm yabancı askerlerin ve silahlı milis gruplarının çekilmesi kararlaştırıldı!

PAPA IRAK ZİYARETİ

Papa Francis’in tarihte ilk kez Vatikan’ın ve Katoliklerin ruhani lideri olarak Irak’ı ziyaret etmesi büyük yankı yaratmasının yanı sıra farklı açılardan da yorum ve değerlendirmeleri beraberinde getirdi. Papa’nın Bağdat’ın yanı sıra Erbil’de Barzani ile bir araya gelmesi, Irak’ın kadim Hristiyan halkları, Keldani, Süryani, Ezidi Arapların IŞİD katliamlarına maruz kaldıkları büyük acıların ardından kritik bir ziyaret olarak nitelendirildi!

SURİYE SÜRECİ…

Katar’da bir araya gelen Türkiye, Rusya ve Katar Dışişleri Bakanlarının Suriye konusunda Astana benzeri bir formatta işbirliği yapma ve Suriye’deki ayrılıkçı güçlere karşı birlikte mücadele etme kararını açıklamaları yeni bir gelişme. Katar’ın Körfez ülkeleriyle uzlaşı anlaşmasından sonra Suriye’de yeniden sahada aktif olmaya yönelmesi ve Rusya’nın da buna onay vermesi, Suriye’deki sürecin boyutlarını etkileyecektir!

KAVALA VE DEMİRTAŞ DOSYALARI

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye tarafından uygulanmayan iki AİHM kararını ele aldığı oturumda, Türk hükümetine mektup yazarak imzaladığı sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerinin hatırlatılmasını, AİHM kararlarının kesinlikle uygulanmasını ve iki dosyadan birisinin (Kavala) tahliye gerçekleşene kadar her hafta, diğerinin ise (Demirtaş) haziran ayında tekrar gündeme alınarak görüşülmesini kararlaştırdı!

“EYLEM PLANI, BEKLENTİLERİ KARŞILAYAMADIĞI GİBİ, BİR HEYECAN DA YARATMADI”

İktidarın ‘Yeni Bir Dönem Başlatıyoruz’ diyerek geçtiğimiz yılın Kasım ayından bu yana sürekli yinelediği reform paketlerinin ikincisi 12 Mart’ta CB Erdoğan tarafından açıklandı. İç ve dış piyasaların, iş dünyasının ve tüm kesimlerden milyonlarca kişinin merakla beklediği Ekonomik Reform Paketi, tıpkı İnsan Hakları Eylem Planı gibi 4,5 aydan bu yana yükseltilen beklentileri karşılayamadığı gibi, bir heyecan da yaratmadı!

İŞSİZLİĞİN YÜZDE 30’UN ÜZERİNDE OLDUĞU RESMİ OLARAK İLK KEZ İLAN EDİLDİ!

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) yeni hesaplama yöntemiyle açıkladığı Ocak 2021 istihdam ve işsizlik verileri, yöntem ve başkan değişse de güven erozyonunun değişmediğini ortaya koydu. TÜİK’in yeni başkanı şeffaflaşmayı reddedip, oluşturulan danışma kurullarını lağvederek göreve başlarken, açıkladığı verilerde, gizlenen gerçek işsizliğin yüzde 30’un üzerinde olduğu resmi olarak ilk kez ilan edildi!

TÜİK’in açıkladığı; ILO ve Eurostat ilkeleriyle yeni yönteme göre hesaplanan Ocak ayı istihdam ve işsizlik verilerinde, resmi işsizlik oranı yüzde 12,2’ye geriledi. Ülke genelinde 15 ve üzeri yaştaki kişilerde işsiz sayısı, bir önceki aya göre bin kişi azalarak 3 milyon 861 bin kişiye düştü. İstihdam edilenlerin, yani çalışanların sayısı 822 bin kişi arttı!

Ekonomide istikrar endişesi ve güven kaybının en somut göstergesi, Ekonomik Reformların açıklandığı gün, MB’nin yayınladığı Beklenti Anketi sonuçlarında somut şekilde açığa çıktı. TOBB, TİM, MÜSİAD, İTO gibi iş dünyası çatı örgütlerinin yöneticileri adeta açıklanan reform vaatlerine övgü yarışına girerken, iş dünyasının nabzını tutan MB beklenti anketinin sonuçları ilan edilen hedeflerin tutturulacağına inanılmadığını gösterdi!

İKTİDARIN ÖNCELİĞİ ABD

Ekonomi yönetimindeki istifa ve görevden almalar iktidarın kendi içindeki koalisyon görüntüsü yanında, kurumsal itibarın tüketilmesiyle dışarıya verilen tavizlerin büyüdüğünü gösteriyor. Borsa İstanbul Genel Müdürü’nün Halkbank davası öncesinde istifa etmesi, Türkiye Varlık Fonu Genel Müdürü’nün görevden alınması, iktidarın önceliğinin ABD’nin olası beklentilerini karşılamaya yönelik olduğunu gösteriyor!

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN, KAMUOYU İLE PAYLAŞTIĞI HAFTALIK RAPORUN TAMAMI ŞÖYLE:

İÇ POLİTİKA

İnsan Hakları Eylem Planı ve Ekonomik Reformlar iktidarın ve ortağının kendi tabanlarında bile karşılık bulmadı, heyecan yaratmadı.

DIŞ POLİTİKA

Mısır, iktidarın diplomatik ilişkileri başlatma girişimini, ağırdan alıyor!
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden kritik Libya kararı!
Papa Francis’in tarihte ilk kez Vatikan’ın ve Katoliklerin Ruhani Lideri olarak Irak’ı ziyaret etmesi, büyük yankı yaratttı.
Suriye için Türkiye-Rusya-Katar arasında üçlü mekanizma!
Avrupa Konseyi’nden Türkiye’ye AiHM kararlarını uygulaması için yeni adım!
EKONOMİ

Ekonomik Reform Paketi, 19 yıldır yapılan yanlışların itirafı!
- Kopyala-Yapıştır usulü bir reform müjdesi: basit usulde vergilendirilen 850 bin küçük esnafa gelir vergisi muafiyeti!

- Yeni eleman istihdam eden işverene 1 kişilik istihdam için Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaletiyle 24 ay vadeli kredi!

- Bütçe dışında ‘Tahvil Garanti Fonu’ kurulacak!

- KİK yeniden değiştiriliyor!

- Kamuda tasarrufa gidilecek!

- Yeni dönem dört temelin üzerinde bina edilecek: Yatırım, istihdam, üretim, ihracat!

- TÜİK sözde Bağımsız olacak!

TÜİK’te YÖNTEM ve BAŞKAN değişse de verilere güven erozyonu değişmiyor!
Yeni yönteme göre hesaplanan Ocak ayı istihdam ve işsizlik verilerinde, resmi işsizlik oranı yüzde 12,2’ye geriledi. Yüzde 30,2 olan gerçek işsizlik ATIL İŞGÜCÜ adı ile gizlendi!

MB Beklenti Anketi reformlara rağğmen iktidarın hedeflerine inançsızığı gösterdi!
Son bir haftada istifa ve görevden almalarla ekonomi yönetimi ABD’ye göre dizayn ediliyor!

1.İktidarın ekonomik-demokratik reform, hukuk devletinin güçlendirilmesiyle ilgili nihai hedefleri bir hafta arayla açıklandı. Ortaya çıkan tablo, iktidarın reform heyecanı ve takatinin kalmadığını, kendini yinelemekten öteye gidemediğini gösterdi. Ayrıştırıp kamplaştırmayla elde etmeyi umduğu siyasi taban genişletme planı tutmayınca, beddua, cinsiyetçi aşağılama söylemi ve linç girişimleriyle aczini açıkça sergilemeye başladı!

Demokratik, ekonomik ve hukuk reformlarının devreye gireceği yeni bir döneme geçildiğini ilan eden CB Erdoğan, iki reform planını açıkladı. Gerek İnsan Hakları Eylem Planı gerekse Ekonomik Reformlar iktidarın ve ortağının kendi tabanlarında, seçmenlerinde ve partililerinde bile karşılık bulmadı, heyecan yaratmadı.

Açıklanan demokratik, insani, hukuki, yargısal ve ekonomik reform vaatlerine, gelecek 2-3 yıla yayılacağı dile getirilen eylem planlarına bakıldığı zaman toplumsal, sosyal, insani, kurumsal ve bireysel ilerlemeyi hedefleyen bir niyeti, zihniyeti görmek olanaklı değil.

Daha üç yıl önce iktidar partisinin önde gelen büyükşehir belediye başkanları ‘metal ve mental yorgunluk’ gerekçesiyle kendi parti yönetimleri ve genel başkanları tarafından istifaya mecbur edilirken, şimdi bizzat iktidarın ve ittifak ortağının kendisi ‘Metal ve Mental’ yorgunluk emarelerini belirgin şekilde sergiliyor!

- Bir iktidar insani ve hukuki reform açıklayacağını ilan ettiği günün hemen öncesinde insan hakları ihlali, talimatlı soruşturma, çıplak arama işkencesi yaparak kendi reformunu yalanlar mı?

- “Artık gece yarısı ev baskını, gözaltı yok karakola, savcılığa davet var” sözleri henüz kulaklarda çınlarken sabaha karşı ev baskınları, kapı kırmalarla gençleri, kadınları kelepçeleyip evlerinden toplar mı?

Hem reform deyip hem de bunlar yapılıyorsa birinci durumda zaten bir reform niyeti, samimiyeti yoktur. İkinci durumda ise artık bu reformu hayata geçirecek takati ve zihniyeti yoktur. Yani iktidar ‘Metal ve Mental’ olarak yorgundur, bitaptır, tükenmiştir.

Açıklanan reformların ne yapısal ne ruhsal ne de zihinsel açıdan karşılık bulmaması, tüm kesimlerin hiçbirinde heyecan yaratamaması, ciddiye alınmaması bundandır. Ayrıştırma siyasetinden umduğu siyasi nemayı elde edemediğini gören, iktidar ittifakı çaresizlik ve acizlikle beddua, cinsiyetçi söylemlerle hakaret ve aşağılama, toplu linç eylemine sığınmaya başladı.

Bir siyasi iktidar artık rakipleriyle siyasi mücadelesini, icraatları, reformları, plan ve programları, kitlesel ve toplumsal hayata dokunuşlarıyla yürütemiyor ve siyasi rakiplerine beddua etmeye, cinsiyetleri üzerinden saldırmaya, bindirilmiş kıtalarla fiziki şiddet uygulamaya yöneliyorsa, bu bitiştir, tükeniştir, acizliktir.

Nitekim iktidar ortakları son birkaç haftadan bu yana ifade ettiğim bu üç acizlik belirtisini gizlenemez bir şekilde sergilemeye başladılar. İki hafta önce iktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı seçimlerde kendilerine oy vermeyen milyonlarca seçmenin oylarına lanet, seçmenlerin kendilerine bela okudu beddua etti. Ardından yine iktidar partisinin kadın vekili, kadınlara iffet, namus, onur ve ahlakın kendi tekelinde olduğu kanaatiyle diğer tüm kadınları iffetsiz, ahlaksız, onursuz ilan etti.

Muhaliflerle rekabeti, siyasi mücadeleyi beddua üzerinden yürütme stratejisine geçişin zirve örneğini CB Erdoğan sergiledi. Siyasi literatürümüze ‘Taş Bedduası’ olarak geçen bu yeni siyasi mücadele söylemiyle iktidar, sorularına yanıt veremediği, yetersiz kaldığı, tüm yalanların tükendiği ve köşeye sıkıştığı hallerde karşısındakilerin başına uygun gördüğü büyüklükte taş düşmesi için beddua ederek, siyasi mücadele ve rekabette öne geçmeyi hedefliyor.

İktidara muhalif olanlarla rekabetin bir diğer yolu ise son dönemde sıkça kullanılmaya başlanan, toplu saldırı, linç, beyzbol sopası vb. aletlerle siyasi mücadele. Bu ilkel yöntem oldukça eski yüzyıllarda kalmış olmasına rağmen, günümüzde iktidar ittifakının benimsediği öncelikler arasında.

- Bir kişiye asgari 5, azami 25 ve üzeri kişi saldırarak gerçekleştirilen bu yöntemde, aynı zamanda yakalanmama, yakalansan da yargılanmama, yargılansan da 48 saatte tahliye olma ve nihayet yeni bir linç için sırt sıvazlama vb. ödüller söz konusu.

İktidar ittifakının tükenmişlikle, son dönemde benimsediği en aciz ve zavallı bir diğer yöntem ise kadın siyasetçilere cinsiyetleri üzerinden saldırmak, lakaplar takıp, benzetmeler yaparak sözde onları siyaseten küçük düşüreceğini, zayıflatacağını, itibarsızlaştıracağını sanmaları. TBMM’deki iki siyasi partinin kadın liderlerine karşı gündeme getirilen bu yöntem, hiç ummadıkları şekilde bumerang misali, dönüp iktidar ittifakının kendisini vurdu.

Tükenmişlik sendromu yaşadığı artık apaçık şekilde belirginleşen Cumhur ittifakının, önümüzdeki süreçte siyasi mücadeleyi minder ve kural dışı yöntemlerle sürdürmeye daha fazla yönelmesi sıraladığım örneklere bakıldığında kuvvetle muhtemeldir!

2.Mısır ile ilişkilerde ‘önkoşulsuz’ diplomatik görüşmelerin başladığı, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu tarafından açıklandı. İktidarın aceleci bir şekilde Mısır ile diyalog sürecini kamuoyuna yansıtması, ortak karar oluşturulmadan tek yanlı olarak duyurması, Mısır’da rahatsızlık yarattı. Buna karşın İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye ile görüşmeler yapıldığını dile getirmesi, iktidarın dış politikada KESKİN BİR U DÖNÜŞÜNE hazırlandığını gösteriyor!

Önceki hafta Mısır’ın ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’de (MEB) Türkiye’nin ilan ettiği kara sularını tanıyan bir haritaya yer vermesi ve ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Milli Savunma Bakanı Akar’ın Mısır’ın bu tavrından duyulan memnuniyeti ifade eden açıklamaları ikili ilişkilerde yeni bir hareketlenmenin olduğu kanısını güçlendirmişti. Çavuşoğlu Mısır ile bir Deniz Sınırları Anlaşması imzalanabileceğini ifade etmişti. Geçtiğimiz hafta ise Bakan Çavuşoğlu bu kez TRT ve AA devlet resmi medyasındaki ortak yayında bu ifadelerini bir adım daha ileriye taşıdı ve “Mısır ile hem istihbarat düzeyinde hem de dışişleri bakanlıkları düzeyinde temaslarımız var. Diplomatik düzeyde temaslarımız başladı” dedi. İktidar Türkiye’yi yalnızlaştıran dış politikasında bazı değişiklikler ve geri adımlar atmaya hazırlanıyor. Bir süredir kapalı kapılar ardında yürütülen diplomatik görüşmeleri gün ışığına çıkartma zamanının geldiği kanaatiyle bu açıklamaları yapıyor.

Mısır’la ilişkileri normalleştirme ihtiyacı açık şekilde ortaya çıkınca, kamuoyundan gelebilecek ‘Ne oldu da düne kadar darbeci denilen, köprülerin atıldığı Sisi ile birdenbire ilişkiler hızlandı?’ sorularına karşı müzakerelerde hiçbir önkoşulun gündeme gelmediğini vurgulamak ihtiyacını duyuyor. Çavuşoğlu’nun şu ifadeleri de arayışı teyit ediyor: “Herhangi bir ön koşul Mısırlılardan gelmedi. Bizden de herhangi bir ön koşul gitmedi. Ama yıllarca bağlar kopuk olunca bir günde hiç bir şey olmamış gibi hareket etmek o kadar kolay olmuyor. Yıllardır ister istemez bu kadar kopukluk olunca bir güven eksikliği de oluyor. O nedenle belli bir strateji, yol haritası çerçevesinde görüşmeler oluyor, devam ediyor.”

Bakan Çavuşoğlu’nun bu açıklamaları, Mısır-Türkiye ilişkilerinde diplomasinin sürdüğü, yakında normalleşmenin gündeme geleceğinin somut bir teyidi anlamına geliyor. İlişkilerdeki hareketlilik üzerine, Yunanistan devreye girdi. Yunanistan Başbakanı Kriyakos Miçotakis, telefonla Mısır Devlet Başkanı Sisi ile görüştü. Ardından Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias Kahire’ye giderek Mısır Dışişleri Bakanı ve diğer yetkililerle temaslar gerçekleştirildi.

Yapılan resmi açıklamalarda, Yunanistan-Mısır arasındaki Deniz Sınırları Mutabakatı Anlaşması’nın yürürlükte olduğu tarafların bu anlaşmaya bağlı olduğu vurgulandı. Dendias ziyareti sonrası Mısır hükümeti daha önce ilan ettiği MEB haritasında değişikliklere giderek yeni bir harita yayınladı. Sadece bu gelişme bile Mısır’ın Yunanistan ile ilişkileri feda etmek istemediğini, yakın ve iyi durumdaki siyasi, ekonomik, bölgesel ilişkileri sürdürdüğünü gösterdi. Yunanistan hükümetinin Dışişleri Bakanını Kahire’ye göndererek Mısır’ı baskı altına almaya çalışması, kısmen de olsa Mısır’ın MEB haritasında değişikliğe gitmesini sağlaması, böyle bir sonucu elde ederek başarması önemli. Ayrıca aynı anda ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta Rum-Yunan tezlerine destek veren açıklamaları, Yunanistan’ın ABD’yi de harekete geçirdiğini gösteriyor.

İktidarın diplomatik stratejisi açısından sergilenen bir acelecilik ve karşı tarafla istişare edilmeden tek yanlı bir tutum sergilenerek müzakerelere başlandığının duyurulması, Mısır’ın diğer ülkelerle ilişkilerinde sıkıntılı bir duruma düşürülmesine neden olmuş görünüyor. Nitekim Çavuşoğlu’nun Akar ve Kalın’ın art arda yaptığı açıklamalara karşı sessiz kalan Mısır, Çavuşoğlu’nun TRT ve AA’da yaptığı son açıklamada ‘diplomatik görüşmelerin başladığını’ dile getirmesi üzerine Mısır Devlet Ajansı MENA, Mısır hükümeti ve dışişleri yetkililerine dayandırılan geniş bir haber geçti. Haberde; Türkiye ile Mısır arasında yürütülen temaslardan ‘diplomatik bağların yeniden başlatıldığı anlamının çıkartılmaması gerektiği’ belirtilerek, ‘Mısır’ın, normal ilişkiler yürüttüğü ülkelerin uluslararası yasalara, Mısır’ın egemenliğine, Mısır ve bölgedeki tüm Arap ülkelerinin içişlerine karışmama ve iyi komşuluk ilkelerine uymasını beklediği’ vurgulandı.

Mısır son olarak ilan ettiği MEB’de Türkiye’nin hassasiyetlerini gözeten bir tavır sergiledi. Yunanistan’ın ısrarıyla harita değişikliğine gidilse de bu Türkiye’nin çizdiği sınırlarda herhangi bir değişiklik yaratmıyor. Dolayısıyla Mısır da Türkiye’den kendi hassasiyetlerine saygı duyulmasını ve gözetilmesini bekliyor. Burada da hassasiyet noktaları, Müslüman Kardeşler’in terör örgütü olarak tanınması, Mısır’ın yanı sıra Arap ülkeleri Libya ve Suriye’nin içişlerine karışılmaması olarak belirginleşiyor. Mısır’ın en uzun kara sınırına sahip olduğu Libya’da içişlerine müdahalelerin sonlanması, karşı saflarda bulunan Türkiye ve Mısır’ın diyalog sürecine girmesi hem ikili ilişkilere hem Libya’ya olumlu yansıyacaktır.

Mısır’ın ardından iktidarın Suriye’de Şam yönetimi ve Esad ile de bazı yumuşama adımları atmaya yönelmesi kanımca şaşırtıcı olmaz.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun da Türkiye ile görüşmelere başlandığını açıklaması, İsrail Enerji Bakanının Türkiye’nin Doğu Akdeniz Enerji Forumu’nda yer almasını arzu ettiklerini ve bundan memnuniyet duyacaklarını dile getirmesi, Türkiye-Mısır ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi sürecinin paralel yürütülmesinin kazanımları büyüteceğinin işaretleridir.

Müzakereler ilerledikçe şu anda önkoşulsuz yürüdüğü kaydedilen pazarlıklarda masaya koşulların, taleplerin gelmesine de hazırlıklı olunmalıdır. Mısır’ın Libya’daki yabancı silahlı milislerin çekilmesini, Sudan ve Etiyopya’da müdahil olunmamasını, İsrail’in Hamas üyelerinin sınır dışı edilmesini talep etmesi mutlaka gündeme gelecektir.

3.Libya’da ülkeyi 24 Aralık’taki seçimlere götürecek geçici Birlik Hükümeti’nin güvenoyu almasının hemen ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kritik bir karar aldı. BMGK’nın tüm üyelerin katılımıyla aldığı yeni kararda geçtiğimiz Ekim ayında nihai imzaların atıldığı kalıcı ateşkes anlaşmasına tüm tarafların uyması, Libya’daki tüm yabancı askerlerin ve silahlı milis gruplarının çekilmesi kararlaştırıldı!

BM’nin en üst karar organı BMGK 12 Mart’ta Libya konusunu ele almak üzere tüm üye ülkelerin katılımıyla olağanüstü toplandı. Karar, yazılı açıklama ile duyuruldu. Buna göre Libya'daki askeri birlikler ile paralı askerlerin derhal çekilmesi, çatışan tarafların da geçen ekim ayında BM gözetiminde imzalanan kalıcı ateşkes anlaşmasına bağlı kalması çağrısı yapıldı. BMGK’nın tüm üyelerinin de ateşkesin uygulanmasına saygı gösterilmesine destek vermesi ve BM tarafından Libya’ya yönelik uygulanan silah ambargosuna tüm ülkelerin uymasının sağlanması istendi. BM'nin arabuluculuğunda imzalanan ateşkes anlaşması, yabancı askeri birlikler ile paralı askerlerin üç ay içerisinde Libya’dan çekilmesini öngörüyordu. Üç aylık süre doldu buna karşın bu en kritik koşul hayata geçirilemedi. 2020 yılsonu itibarıyla, Libya'da yaklaşık 20 bin yabancı ve paralı asker bulunuyor.

BMGK kararının nasıl ve kimler tarafından, hangi güçlerce uygulanacağı belirsiz. ABD tarafından BMGK kararı sonrası yapılan açıklamada Libya’daki yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin derhal çekilmesine destek verilirken, bu konuda ‘geç bile kalındığı’ dile getirildi. Türkiye ise BMGK kararı sonrasında herhangi bir resmi açıklama yapmış değil.

4.Papa Francis’in tarihte ilk kez Vatikan’ın ve Katoliklerin ruhani lideri olarak Irak’ı ziyaret etmesi büyük yankı yaratmasının yanı sıra farklı açılardan da yorum ve değerlendirmeleri beraberinde getirdi. Papa’nın Bağdat’ın yanı sıra Erbil’de Barzani ile bir araya gelmesi, Irak’ın kadim Hristiyan halkları, Keldani, Süryani, Ezidi Arapların IŞİD katliamlarına maruz kaldıkları büyük acıların ardından kritik bir ziyaret olarak nitelendirildi!

Vatikan’ın siyasi, dünya Katoliklerinin ruhani lideri Papa Francis’in Irak’a gerçekleştirdiği ziyaretin yankıları devam ederken, Türkiye’de bu ziyaret daha çok, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin (KIBKY) ziyaret anısına bastırdığı pullarla gündeme geldi. Barzani yönetimi, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesi ve Doğu Anadolu’daki bazı illerini de içine alan Kürdistan haritası üzerine Papa resminin yer aldığı hatıra pulları bastırırken, iktidar sadece Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı yazılı açıklama ile bu duruma tepki gösterdi. Barzani yönetimi ise Dışişlerinin tepkisine, pulların piyasaya sürülmediği, sadece Papa’ya numune ve hatıra olarak verildiği yanıtını verdi.

Papa’nın ziyareti özellikle oldukça sıkıntılı bir süreç geçiren Başbakan Mustafa el Kazımi açısından önemli bir destek olarak görülebilir. Mezhep çatışmaları ve ayrışmaların derinleştiği Irak’ta, toplumsal birlikteliği sağlamakta, tarafları bir araya getirmekte zorlanan Kâzımi, Papa’nın verdiği Müslüman-Hristiyan kardeşliği, barış ve birliktelik mesajlarıyla düzenlediği on binlerce kişilik ayinlerle Başbakan Kâzımi’yi de güçlendirdi.

Papa Francis’in Irak ziyaretinin en önemli buluşması ise Şiilerin en büyük dini otoritesi Büyük Ayetullah Ali Sistani ile bir araya gelmesi oldu. Ayetullah Sistani’yi Necef’teki evinde ziyaret eden Papa, burada Sistani ile oldukça uzun bir görüşme yaptı ve iki dini lider sonrasında çok önemli ve kritik mesajlar verdi. Papa ve Ayetullah Sistani’nin görüşme sonrası vedalaşırken el ele tutuşmaları ise kanımca din ve mezhep çatışmalarının kan gölüne çevirdiği Irak’ta, IŞİD’in Hristiyanları katletmesi yanında Şii-Sünni Müslümanların birbirini öldürdüğü bir ortamda oldukça önemli mesajlar içeren bir kare idi.

Halen Türkiye’de sürgünde ve siyasi sığınmacı konumundaki Irak eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Iraklı Sünnilerin lideri Tarık el Haşimi bile Ayetullah Sistani’yi ‘Irak’ın emniyet, barış ve kardeşlik supabı’ olarak nitelendiriyor. Sistani Musul ve Bağdat’taki kiliseler saldırıya uğrayıp tahrip edildiğinde, IŞİD Iraklı Hristiyanları katletmeye başladığında da Hristiyanların ve kiliselerin korunması çağrısını yapmasıyla saygınlık ve güven kazanmış bir dini lider.

IŞİD, Musul’u işgal edip, Bağdat’a ilerlemeye başladığında da Ayetullah Sistani yayınladığı fetva ile bütün halkı IŞİD’e karşı seferberliğe çağırdı. Haşdi el Şabii milis güçleri de bu fetva ile oluştu. Ağırlıkla Şiilerden oluşsa da Sünniler, Türkmenler, Süryaniler, Hristiyanlar da Musul’un ve Bağdat’ın IŞİD’e karşı savunulmasında Haşdi el Şabii bünyesinde yer aldı. Şengal krizi sırasında Haşdi el Şabii ile Peşmerge güçleri karşı karşıya geldiğinde de Sistani Şii milislere asla Kürtlerle çatışmamaları, saldırmamaları fetvasını yayınladı.

ABD’nin 2003’teki Irak işgali sonrasında Şii-Sünni çatışmaları, işgale tepki olarak Şii-Sünni Müslümanların Hristiyanlara saldırıları, ardından Hristiyanlara yönelik IŞİD saldırıları ve Hristiyanların mülklerine el konularak göçe zorlanmalarıyla Irak’taki Hristiyan nüfusun yaklaşık 2 milyondan şimdi 400-500 bin dolayına indiği kaydediliyor.

ABD ve İran baskısı arasında sıkışmış halde politika ve çözüm üretemeyen, yolsuzluklarla baş edemeyen, farklı silahlı milis gruplarını Irak ordusu çatısında bir araya getirme planını hayata geçiremeyen Başbakan Kâzımi için bu ziyaret önemli bir kazanım olarak görülebilir.

5.Katar’da bir araya gelen Türkiye, Rusya ve Katar Dışişleri Bakanlarının Suriye konusunda Astana benzeri bir formatta işbirliği yapma ve Suriye’deki ayrılıkçı güçlere karşı birlikte mücadele etme kararını açıklamaları yeni bir gelişme. Katar’ın Körfez ülkeleriyle uzlaşı anlaşmasından sonra Suriye’de yeniden sahada aktif olmaya yönelmesi ve Rusya’nın da buna onay vermesi, Suriye’deki sürecin boyutlarını etkileyecektir!

Katar’ın ev sahipliğinde geçtiğimiz hafta Doha’da bir araya gelen Türkiye, Rusya ve Katar Dışişleri Bakanlarının ilk kez üçlü formatta Suriye’de çözüm için işbirliği ve ortak hareket kararı almaları önemli gelişmelerin habercisidir. Türkiye, Rusya, İran arasındaki Astana Mutabakatı formatına paralel yeni bir üçlü Suriye ortaklığının ortaya çıkması ve yapılan ortak açıklamadaki vurgulanan başlıklar oldukça dikkat çekicidir. Toplantı sonrasında üç dışişleri bakanı tarafından imzalanarak kamuoyuna açıklanan ortak bildiride Suriye'nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliğine destek vurgulanırken, Suriye’yi bölmeye yönelik ayrılıkçı hareketlere karşı da ortak mücadele edilmesinin kararlaştırıldığı ifade edildi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, toplantıda Suriye'deki son durumun ve IŞİD, PKK/YPG gibi terör örgütleriyle mücadelenin ele alındığını belirterek, Türkiye’nin Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunmaya, sivilleri korumaya ve terör örgütleriyle savaşmaya devam edeceğini dile getirdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Suriye sorununun BM Güvenlik Konseyinin 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini, Suriye'nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygı duyulması ve komşu ülkelerin güvenliğini tehdit eden ayrılıkçılık girişimlere karşı mücadele konusunda üç ülkenin ortak bakış açısına sahip olduklarını belirtti.

Katar'ın Suriye meselesinin çözümü konusunda misyon üstlenme ve katkıda bulunma isteğini memnuniyetle karşıladıklarını ifade eden Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Katar ile oluşturulan formatın, Suriye konusunda Türkiye, Rusya ve İran arasında sürdürülen Astana sürecine yararlı bir ek olacağını ve bu işbirliğinin sürdürüleceğini söyledi.

Katar Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed Bin Abdurrahman Al Sani ise üçlü toplantıda Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygı duyulması gerektiğini vurguladıklarını belirterek krizin askeri yöntemlere başvurulmadan siyasi yöntemlerle çözülmesinden yana olduklarını dile getirdi. Katar dışişleri bakanı Suriye’nin bir Arap ülkesi olduğunu ve Arap topraklarının birliğini destekleyip, savunduklarını kaydetti.

Ortak açıklamada BM Şartı uyarınca, Suriye'nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasına olan bağlılık vurgulanarak Suriye'deki anlaşmazlığın askeri çözümünün olamayacağı kaydedildi. Suriyeli sığınmacıların ve yerinden edilmiş kişilerin gönüllü geri dönüşlerinin kolaylaştırılması ihtiyacına vurgu yapılırken, üç ülkenin Suriyelilerin ülkelerine güvenli dönüşlerinin sağlanması konusunda görüş birliği içinde oldukları ifade edildi.

- Katar’ın uzun bir aradan sonra Suriye’de yeniden misyon üstlenmesi ve sahada yer almaya girişmesi yanında Rusya’nın da buna olumlu yaklaşması önemli bir gelişme olarak görülmeli.

Körfez ülkeleriyle El Ula mutabakatı çerçevesinde anlaşmazlıklarını gideren Katar’ın, bir yandan İsrail ile yakın temasa geçerken diğer yandan Suriye’de tekrar inisiyatif alması, muhtemelen iktidarın girişimiyle gerçekleşmiş görünüyor.

- Astana formatında yer alan İran’ın Suriye’deki, varlığı ve Şam yönetimi üzerindeki Şii etkinliğine karşı, iktidarın Katar’ı devreye sokup, Rusya ile bir araya getirerek, İran karşısında yeni bir denge kurmaya çalıştığını, Sünni bir partneri devreye soktuğunu öngörmekteyim.

Katar ve Türkiye gerçekte baştan itibaren Suriye ve Libya’da ortak hareket ediyordu. Askeri boyutta olmasa da finansal boyutta devrede olan Katar’ın şimdi Rusya ile de işbirliğini gündemine alması iktidarın yeni bir hamlesi olarak görülebilir. Rusya’nın da buna onay vermesi İran’a karşı bir alternatif arayışından kaynaklanıyor olabilir. Ancak Katar’ın sahada askeri güç olarak aktif şekilde yer alması söz konusu olamayacaktır.

Muhtemelen yine sürecin finansman ve Arap ülkeleri ile koridor oluşturma boyutunda misyon üstlenecektir. Katar Dışişleri Bakanının Suriye’nin bir Arap ülkesi olduğuna ve Arap topraklarının bütünlüğünü koruma hedefine vurgu yapması da bunu göstermektedir.

6.Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye tarafından uygulanmayan iki AİHM kararını ele aldığı oturumda, Türk hükümetine mektup yazarak imzaladığı sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerinin hatırlatılmasını, AİHM kararlarının kesinlikle uygulanmasını ve iki dosyadan birisinin (Kavala) tahliye gerçekleşene kadar her hafta, diğerinin ise (Demirtaş) haziran ayında tekrar gündeme alınarak görüşülmesini kararlaştırdı!

Avrupa Konseyi (AK) çatısı altında yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’de iktidar ve yerel mahkemeler tarafından uygulanmayan kararlarını görüşmek üzere 9-11 Mart’ta toplanan AK Bakanlar Komitesi, iki dosyayı sürekli gündemde tutma ve Türkiye’ye uyarı mektubu gönderilmesini kararlaştırdı. Bakanlar Komitesi AİHM Büyük Dairesi'nde “tutukluluk hallerinin sona ermesi” kararı kesinleşen ancak halen tutuklu bulunan işadamı Osman Kavala ile HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş'ın “en kısa sürede serbest bırakılmalarına ilişkin” kararları görüştü.

İktidar tarafından AK Bakanlar Komitesi’ne gönderilen savunmada gerek Osman Kavala gerekse Selahattin Demirtaş için “AİHM'e konu olan davalardan değil, başka davalardan tutukluluk süreci devam ediyor” şeklinde yapılan açıklama, Bakanlar Komitesi’nde inandırıcı bulunmadı ve oy birliğiyle reddedilerek, kabul görmedi. Her üç ayda bir toplanarak AİHM kararlarının uygulanmasını denetleyen AK Bakanlar Komitesi, rutinin dışına çıkarak, Osman Kavala dosyasının Kavala serbest bırakılana kadar ‘her hafta yapılan olağan toplantı gündeminde ele alınmasını’ kararlaştırdı. Komitenin daha önce defalarca Kavala'nın derhal serbest bırakılması yönünde nihai karara vardığı belirtilen kararda, yetkililerden Kavala’nın beklemeden, derhal salıvererilmesini sağlamalarının istendiği dile getirildi.

Hem Gezi olaylarına, hem de darbe girişimine ilişkin iddialarla ilgili olarak AİHM’nin derhal serbest bırakılması kararı almasına rağmen, yerel mahkemelerin uygulamaya zorunlu oldukları AİHM kararlarını dikkate almadıklarının tespit edildiği vurgulandı. Bakanlar Komitesi iktidara ve ilgili makamlara çağrıda bulunarak AİHM kararlarının uygulanmasını sağlamaları isteğini yineledi.

Komite tarafından ele alınan diğer dosya olan AİHM’nin Demirtaş kararında da, Kavala gibi, Demirtaş'ın da tutuklanmasını gerektirecek yeterli delil bulunmadığının tespit edildiğine dikkat çekildi. Özellikle iki önemli seçim kampanyası boyunca Demirtaş'ın tutuklu olmasının 'itiraf edilmeyen gizli bir amacının' olduğu, bu tutuklulukla Demirtaş'ın kampanyasının engellenerek, seçimlere katılmasının olanaksız hale getirildiği, siyasi çoğulculuğun bastırıldığı sonucuna varıldı.

- Bakanlar Komitesi, Demirtaş'ın serbest bırakılmaması durumunda, Haziran toplantısında konuyu yeniden ele alacağını duyurdu.

AK Bakanlar Komitesi toplantısının bir hafta öncesinde CB Erdoğan İnsan Hakları Eylem Planı’nı ilan ederek AİHM ve AYM’ye bireysel başvuru hakkının genişletilmesi, hukuki güvencenin güçlendirilmesi adımlarının atılacağını dile getirmişti.

- Şimdi AK Bakanlar Komitesi’nin aldığı bu kararlar iktidarın ilan ettiği eylem planı konusundaki samimiyeti için de bir nevi test niteliğinde.

Bakanlar Komitesi Dışişleri Bakanına mektup yazılmasını kararlaştırırken, yargının siyasi iktidar karşısında bağımsız duruş sergilemesi için güçlendirilmesi çağrısında bulunacağını duyurdu.

Komitenin Kavala dosyasını serbest bırakılana kadar her hafta gündemine alma kararı yanında Demirtaş dosyasının da haziranda tekrar görüşülmesini kararlaştırması, bir sonraki aşamanın artık Türkiye’nin AK üyeliğinin askıya alınmasına doğru ilerlediğini gösteriyor.

İktidar her ne kadar yargının bağımsız olduğunu, siyasi müdahale olmadığını, yargıya kimsenin talimat veremeyeceğini savunsa da gerçekliğin böyle olmadığını başta AİHM ve AK Bakanlar Komitesi olmak üzere tüm dünya görüyor ve biliyor. Bu tespitin Bakanlar Komitesi kararına girmesi de iktidar ve Türk yargısı adına incitici bir durumdur.

7.İktidarın ‘YENİ BİR DÖNEM BAŞLATIYORUZ’ diyerek geçtiğimiz yılın Kasım ayından bu yana sürekli yinelediği reform paketlerinin ikincisi 12 Mart’ta CB Erdoğan tarafından açıklandı. İç ve dış piyasaların, iş dünyasının ve tüm kesimlerden milyonlarca kişinin merakla beklediği Ekonomik Reform Paketi, tıpkı İnsan Hakları Eylem Planı gibi 4,5 aydan bu yana yükseltilen beklentileri karşılayamadığı gibi, bir heyecan da yaratmadı!

Bunun nedenlerinden birisi açıklanan vaatler, reform iddialarının içeriğinin boş, bilinen ve bugüne kadar iktidarın yanlışta ısrarından kaynaklanan eksikliklerin itirafı olması, ikinci neden ise iktidarın 19 yıllık icraatlarında sergilediği söylem ve eylem tutarsızlığının, açmazların bu belgelere de yansıması.

Örneğin, CB Erdoğan, Ekonomik Reformlar Tanıtım Toplantısı’nda reformların öncelikli temel ilkelerini sayarken;

- Meclisin bütçe ve denetim yetkisinin genişletilmesi,

- Kamu harcamalarında ve kamu ihaleleri alımlarında şeffaflık, hesap verilebilirlik

- Bütçe birliği ve Hazinenin tekliği ilkesine uymayı vaat etti.

Oysa bu vaatlerden iki gün önce Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ), Yap-İşlet-Devret modeliyle 15 Mart 2020’den bu yana yapılan ancak bir yıldır üstlenici iktidar yanlısı müteahhitlerin finansman bulamadığı projelere Hazineyi ve Ulaştırma Bakanlığını kefil eden, borç taahhüdü altına sokan yasayı meclisten geçirdi.

Beş ayönce istifa eden eski Hazine-Maliye Bakanı ve görevden aldıkları Merkez Bankası Başkanı’nın tükettiği, nerede olduğu, kime satıldığı bilinmeyen, 128 milyar dolarlık döviz rezervi konusundaki iddialara, taleplere şeffaf ve inandırıcı şekilde yanıt vermedi. Bunun yerine üç haftada üç farklı bahane üretmeyi ve ‘Kayıp’ rezervleri sorgulayanlara ‘Taş Bedduası’ etmeyi tercih etti!

Sadece bu iki sıcak örnek bile CB Erdoğan ve başında olduğu iktidarın ekonomik reform söylemlerinin zihniyetlerini örtme amaçlı olduğunu açık şekilde göstermektedir. Kaldı ki, TBMM’yi etkisizleştiren, Sayıştay raporlarını TBMM’den kaçıran, kamu harcamalarını, Varlık Fonu kaynaklarını TBMM ve Sayıştay denetimi dışına çıkartmak üzere düzenlemeler yapan, yasalar çıkartan iktidarın kendisidir.

- Bütçede TBMM’nin tanıdığı borçlanma limiti yetkisini pervasızca aşarak, tek maddelik bir yasayla meclisin denetim yetkisini devre dışı bırakan da bu iktidardır.

Kopyala-Yapıştır usulü bir reform müjdesi: basit usulde vergilendirilen 850 bin küçük esnafa gelir vergisi muafiyeti!

Aylardır orta direğin, esnafın yok olduğu, borçlarla boğulduğu uyarılarına, çağrılarına kulak tıkayan iktidar, esnafın borçlarını faiziyle sadece 6 ay ertelemeyi esnafa lütuf gibi sundu. TESK’in kredi ve vergi borçlarının 2022’ye ertelenmesi taleplerini duymazlıktan geldi. Ta ki, Sayın Genel Başkanımızın iktidarımızın ilk gününde alınacağını açıkladığı kararlar arasında, esnafın vergi-kredi borçlarının faizlerinin silineceği, anaparanın da esnafın kendi ödeme gücüne göre taksitlendirileceği açıklamasından sonra, şimdi basit usulde vergilendirilen berber, kuaför, tesisatçı, tamirci vb. 850 bin küçük esnafa gelir vergisi muafiyeti getireceğini müjdeliyor.

Bir yılı aşkın süredir işyerleri kapalı ya da kısıtlı şekilde açılan bu küçük esnaf, zaten ne vergisini ne kirasını, ne elektrik-su faturasını ne de kredi taksitini ödeyebilecek durumda. Muafiyet getirilmese de bu insanların artık neyini alacaksınız? Bu iktidar şayet alabileceğine inansaydı, 850 bin esnafa vergi muafiyeti getirir miydi? Bu insanların aylık geliri zaten asgari ücret düzeyinde bile değil.

- Geriye kalan, kapısına kilit vurma noktasındaki milyonlarca esnaf ne olacak?

Yeni eleman istihdam eden işverene 1 kişilik istihdam için Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaletiyle 24 ay vadeli kredi!

Artık TÜİK’in de yüzde 30’u aştığını resmen kabul ve ilan ettiği işsizliğe karşı, iktidarın reform çözümü yine kredi ve borçlandırma. Yeni eleman istihdam eden işverene 1 kişilik istihdam için Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaletiyle 6 ay ödemesiz 24 ay vadeli kredi, yani BORÇ vaat ediyorlar. Bu imkân, azami 5 kişiye kadar yapılacak yeni istihdam için söz konusu olacak ve tutar toplamı 500 bin TL’ye kadar çıkabilecek.

Nispeten işsizliği azaltmak, istihdamı artırmak için doğru bir yaklaşım olarak görülse de geçmiş dönemlerde benzer istihdam teşvikleri verildi, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işsizlerden çok, işverenlere kaynak aktarıldı ama sonuç ortada. Beş kişiyi işe başlatıp, 500 bin TL KGF kefaletli kredi alan işveren, parayı alıp 6 ay ya da 1 yıl sonra bu kişileri çıkartırsa ne olacak? 2017, 2018, 2019’da her seçim ve referandum öncesi açılan istihdam seferberlikleri, dağıtılan KGF ve Hazine kefaletli 300-400 milyar liralık kredilerin büyük bölümü batağa dönüştü, geri ödenemedi.

Bütçe dışında ‘Tahvil Garanti Fonu’ kurulacak!

CB Erdoğan bu kez kamu ve özel bankalardan yeni kredi destekleri ya da bankaları yeni kredi vermeye çağırmak yerine, batık kredilerin ulaştığı boyutlar nedeniyle, bankaları ‘Operasyonel yeniden yapılandırmaya’ teşvik edeceklerini söylüyor. Kredi borcunu ödeyemeyen, yüzdürülebilir durumda olan şirketlere bankaların yeniden yapılandırma olanağı sağlanmasını destekleyeceklerini ifade etti.

İktidar, bankaların artık ne zorla ne talimatla yeni bir kredi kampanyasının yükünü kaldıramayacaklarını bildiği için ‘Halka açılma ve halka arz’ yoluyla şirketlerin finansman sağlamasına kolaylıklar getirileceğini, Sermaye Piyasası Yasası’nda bu yönde düzenlemelere gidileceğini açıkladı. Halka arzlara ve açılmalara, şirketlerin tahvil ihraçlarına talep zemini yaratmak, ihraç edilecek hisse senedi ve tahvillere tasarruf sahiplerinin yatırım yapmasını sağlamak üzere de bütçe dışında ‘Tahvil Garanti Fonu’ kurulacak.

Bütçe disiplininin, borçlanma ve borç yönetiminin en temel ilkesi olan bütçe birliği ve hazinenin tekliği ilkesini 19 yıldır delik-deşik eden iktidar, şimdi terk ettiği bu ilkeleri yeniden hayata geçirmekten, bütçe dışı döner sermayeli kuruluşları ya kapatmak ya da bütçeye dahil etmekten, hazinenin döviz ve altın cinsi yerine TL cinsi borçlanmasını sağlamaktan söz ediyor ve bunu reform olarak sunuyor.

- Başta Varlık Fonu olmak üzere, daha bir ay önce meclisten geçirilen Çevre Ajansı ve bünyesindeki Çevre Koruma Fonu ve diğer bütçe dışı fonları denetimsiz şekilde harcayarak bütçe birliği ilkesini ortadan kaldıran yine iktidarın kendisi. Hazineyi iki ay öncesine kadar yurtiçinden bile dolar-euro-altın cinsinden borçlanma ihalesine çıkartan iktidarın kendisi. Hazine ve Maliye Bakanlığı Bünyesinde Borçlanma ve Borç Yönetimi Başkanlığı kurup merkezini de bakanlık dışına, İstanbul'a taşıyan iktidarın kendisi.

Ekonomi Reformları Tanıtım Töreni’nde yeni yönetim modeli ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile Türkiye ekonomisinin çok daha iyi bir noktaya geldiğini söyleyen CB Erdoğan, madem öyle ne diye şimdi CHS ile terk edilen, lağvedilen, uygulamadan kaldırılan düzenlemeleri, kuralları tekrar hayata geçirmekten söz ediyor ve bunu reform diye sunuyor? CHS sonrası ortaya çıkan ve ağırlaşan tüm sorunlar, her şeyin tek kişinin kontrolüne bırakıldığı yasama organının yürütmeyi denetlemesinin imkânsızlaştırıldığı bu yönetim sisteminin sonucu!

KİK yeniden değiştiriliyor!

Kamu İhale Kanunu (KİK) AK Parti hükümetleri ve son üç yıldır da CHS ile 2003’ten bu yana 191 kez değiştirildi. Neredeyse kamu ihaleleri ve alımlarının yüzde 90’ına varan bölümü istisna maddesi kapsamında davet usulüyle, iktidara yakın müteahhitlerle kapalı kapılar ardında yapıldığı halde, şimdi KİK’in tekrar değiştirileceği, ihalelerin şeffaf hale getirileceği, kamu alımlarında ‘istisna’ kapsamının daraltılacağı, Kamu Alımları Kanunu çıkartılacağı, kamu alımlarında yerlilik kriterine ağırlık verileceği, ithal alımların azaltılacağı reform kapsamında vaat ediliyor.

Kamuda tasarrufa gidilecek!

Kamuda tasarrufa gidilmesi, taşıt alımı ve kiralamaların, temsil ve ağırlama giderlerinin azaltılması vb. önlemler de reformlar kapsamında sıralanıyor. Ancak bu konuda inandırıcılık için öncelikle Cumhurbaşkanlığının radikal bir şekilde tasarrufa gitmesi, harcamalarını kısması, 13 VIP uçağın yer aldığı Cumhurbaşkanlığı uçak filosunun, yüzlercesi zırhlı binlerce aracın yer aldığı taşıt filosunun azaltılması, yeni taşıt alımından, kiralanmasından vazgeçilmesi gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığının sayısı 13 olan özel uçak filosunun dışında, bu yıl içinde satın alınacak 47 yeni lüks taşıt ile mevcut kara ve hava taşıtlarının bakım onarımı ve giderleri için bütçeden yapılacak harcama 183 milyon 600 bin lira. Marmaris’te yapımı süren yazlık Saray hariç Ankara ve İstanbul'daki saray ve binaların bakım ve onarımı için de bu yıl 60 milyon lira harcanacak.

2021 yılı yatırım programına göre, Cumhurbaşkanlığı'nın devam eden projelerine 250 milyon, yeni projelere de 198,6 milyon olmak üzere genel bütçeden toplam 448 milyon 600 bin lira ödenek ayrıldı.

Yeni dönem dört temelin üzerinde bina edilecek: Yatırım, istihdam, üretim, ihracat!

CB Erdoğan açıklamasında ‘İkide bir fiyat istikrarı diyorlar ya biz onu bir kanara attık, bir kenara koyduk, Yeni dönem dört temelin üzerinde bina edilecek. Yatırım, istihdam, üretim, ihracat. Bu amaçla harcama disiplini, kamu borç yönetimi vergi düzenlemeleri kamu alım ihaleleri gibi hususları kapsayan yeni politikaları hayata geçiriyoruz” dedi. Yani yeni göreve getirdiği Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ı ve Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı da fiyat istikrarıyla birlikte bir kenara attı!

Her iki isim de yeni dönemde önceliğin fiyat istikrarı ve enflasyonla mücadele olacağını söylerken Erdoğan tam tersini söyledi. Dolayısıyla fiyat istikrarı bir kenara atıldıysa, makro istikrar, ekonomik istikrar da bir kenara atılacak ve keyfilik sürecek demektir. CB Erdoğan bu sözleriyle kendi açıkladığı reformlara kendisinin de inanmadığını ilan etti.

Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın reform diye açıkladıklarının büyük bölümü çok önceden beri var olan ancak CHS’ye geçişle birlikte, Cumhurbaşkanlığı Kararları ve AK Parti Grubuna verdirilen torba yasa teklifleriyle ortadan kaldırılan uygulamalar.

Reformlarla kamuda personel alımlarının artık tek bir merkezden yürütüleceği söylenmesine karşılık, daha önce bu işlevi yürüten Devlet Personel Başkanlığı’nı CHS ile lağveden kendisi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay Başkanlığı’nda Ekonomik Koordinasyon Kurulu oluşturulduğu açıklanmasına karşılık daha önce bu kurul parlamenter sistemde Başbakana ve Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısına bağlı olarak zaten vardı ve yeni sistemle lağvedildi. Anayasada da yer alan Ekonomik Sosyal Konsey ise yıllardır toplanmıyor.

Yine Hazine ve Maliye Bakanı’nın başkanlığında oluşturulan Finansal İstikrar Komitesi de önceki yönetim sisteminde vardı. Yeni yönetim sisteminde kaldırıldı, şimdi ‘reform’ diye pazarlanıyor.

Ekonomik Reformlarla yine çok sayıda kurul, komite, komisyon kurularak, AK Partilere, iktidara yakın eski bakan, bürokrat, vekil, akademisyenlere arpalıklar, ilave maaş olanakları yaratılıyor.

Cumhurbaşkanlığı bünyesinde Sağlık Endüstrileri Başkanlığı ile Yazılım ve Donatım Endüstrileri Başkanlığı kuruluyor. Bu oluşumlara, başkan, başkan yardımcıları, daire başkanları, genel müdürler, uzmanlar, uzman yardımcıları, memurlar, sekreterler, şoförler, makam araçları doldurulacak.

Reform uyarınca bu yapılanmalarla Türkiye’nin tıbbi cihaz, ilaç, medikal ürünler ile bilişim, yazılım, programcılık vb. alanlarda hamle yapması hedefleniyor.

18 yaş ve daha küçük olanlar da BES’e girebilecek!

18 yaş ve daha küçük olanlar da BES’e (Bireysel Emeklilik Sistemi) girebilecek, prim ödeyerek, tasarruf edecek ve genç yaşta emekliliğe hak kazanacak. Geçtiğimiz yıl Eylül ayında CB Erdoğan, BES fonlarında biriken 155 milyar TL’nin kaynak olarak kullanılması, kredi olarak özel sektöre aktarılması için yasa düzenlemesine gideceklerini açıklamıştı. Bankalardan, yurttaşlardan gelen tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kaldılar. Şimdi 18 yaş ve henüz reşit olmayan 18 yaş altını da sisteme dahil etmek, fonu büyütmek ve aileleri çocuklarının geleceği ve emekliliği için prim yatırmaya yönlendirmek istiyorlar. Prim ödemelerinin yüzde 25’ini yine devlet üstlenecek. Ancak 18 yaş ve altındaki gençler lise çağında, çoğu çalışmayanlardan oluşuyor. Yani Erdoğan, ailelere çocukları için prim yatırarak tasarruf etmeleri telkininde bulunurken, gençlere de ileride üniversiteyi de bitirseler iş bulamayacakları için şimdiden BES’e girip ana-baba parasıyla emekli olma vaadinde bulunuyor.

Kamuda tayin, atama ve görevlendirmelerde liyakat!

Reformlarda kamuda üst yönetime yapılacak tayin, atama ve görevlendirmelerde mesleki eğitim, birikim, deneyim ve liyakatin dikkate alınacağı, kamu görevlilerinin kadrolarına bağlı pozisyonları dışında en fazla bir kurumun yönetim veya denetim kurulunda görev alabileceği yer alıyor. İktidar nihayet kamu yönetiminde liyakatin önemini kavramaya başlamış ve CB danışmanlarına, AK Partili eski bakan, vekil, bürokrat, iktidar yakınlarına 4-5 yerden maaş bağlamanın adaletsizliğinin ve tepkilerin farkına varmış görünüyor. Ancak bu konuda ne kadar samimi oldukları da icraatla görülecek.

TÜİK sözde Bağımsız olacak!

Cumhurbaşkanı reformlar kapsamında TÜİK’in de ‘bağlı kuruluş’ statüsünden ‘ilişkili kuruluş’ statüsüne geçirileceğini açıkladı. TÜİK, Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinden özerk ve bağımsız kurum haline getirilecek. İktidar bu adımla TÜİK’in verilerine güvensizliğin dip yaptığını ve kurumun itibarsızlaştığını da kabul etmiş oluyor. TÜİK’i bağımsız konuma getirerek yeniden itibar ve güven sağlamayı planlıyor. TÜİK’in de Merkez Bankası’nın da güvenilirliğini ve itibarını yok eden, beğenmediği başkanları bir gecede değiştirip kapı önüne koyan da bu iktidar. Zihniyet aynı olduktan sonra TÜİK’i yasayla bağımsız yapsanız ne olacak? TÜİK’in bağımsız ilişkili kuruluş statüsüne geçirilmesi de göstermelik bir reform adımı!

Açıklananlar bir reform değil. Tıpkı İnsan Hakları Eylem Planı gibi büyük bölümü mevcut ve önceki yasalarda, anayasada yer alan, ancak bu iktidarın değiştirdiği, uygulamadığı, ciddiye almadığı ve şimdi ağır bedellere mal olan yanlışları gidermek için tekrar uygulamaya koymayı vaat ettiklerinden ibaret.

- Reform diye gündeme getirilenlerin bir bölümü yeni yönetim sistemiyle lağvedilen, kaldırılan kurumların, uygulamaların yeniden tesis edilmesi.

- Bir bölümü ise IMF, OECD ve AB’nin tavsiye, talep, öneri ve uyarılarının, bu kuruluşlara verilen taahhütlerin hayata geçirilmesini içeriyor.

8.Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) yeni hesaplama yöntemiyle açıkladığı Ocak 2021 istihdam ve işsizlik verileri, yöntem ve başkan değişse de güven erozyonunun değişmediğini ortaya koydu. TÜİK’in yeni başkanı şeffaflaşmayı reddedip, oluşturulan danışma kurullarını lağvederek göreve başlarken, açıkladığı verilerde, gizlenen gerçek işsizliğin yüzde 30’un üzerinde olduğu resmi olarak ilk kez ilan edildi!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) ilkelerine uyumlu hale getirerek yeni hesaplama yöntemi ile açıkladığı Ocak 2021 İstihdam ve İşsizlik İstatistikleriyle, tanımlamalar ve adlandırmalar değiştirilse de yıllardır gizlenen bir gerçek açığa çıktı ve gerçek işsizliğin yüzde 30’u aştığı anlaşıldı.

AK Parti iktidarları döneminde 19 yılda TÜİK Başkanı 7 kez, son 10 ayda üç TÜİK Başkanı değişti. Muhammed Cahid Şirin 9 ay, Ahmet Kürşad Dosdoğru sadece 14 gün görevde kaldı.

Şirin’in görevden alınmadan iki ay önce başlattığı ve yerine gelen Dosdoğru’nun da hızlandırdığı ‘kurumsal şeffaflaşma, iade-i itibar ve verilerin güvenilirliği’ adımları, 1 Mart’ta atanan Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Said Erdal Dinçer tarafından iptal edildi.

Yeni başkanın göreve başladığı gün TÜİK, 2020 yılı 4. Çeyrek ve yıllık büyüme hızı verilerini açıkladı. Ardından 3 Mart’ta Şubat 2021 Enflasyon verileri ve son olarak da 10 Mart’ta yeni hesaplama yöntemiyle Ocak 2021 İşsizlik ve İstihdam İstatistikleri açıklandı.

CB Erdoğan, Ekonomik Reform Paketi’nde TÜİK’in bağımsız kuruma dönüştürüleceğini açıklamasına karşılık iki haftada açıklanan üç kritik veride de TÜİK’te bir şeyin değişmeyeceği, verilerle ilgili güvensizlik, makyajlama iddiaları ve tartışmaların süreceği açık şekilde ortaya çıktı.

9.TÜİK’in açıkladığı; ILO ve Eurostat ilkeleriyle yeni yönteme göre hesaplanan Ocak ayı istihdam ve işsizlik verilerinde, resmi işsizlik oranı yüzde 12,2’ye geriledi. Ülke genelinde 15 ve üzeri yaştaki kişilerde işsiz sayısı, bir önceki aya göre bin kişi azalarak 3 milyon 861 bin kişiye düştü. İstihdam edilenlerin, yani çalışanların sayısı 822 bin kişi arttı!

Eski yöntem ile resmi işsizlik oranı salgının olmadığı, işyerlerinin kapanmadığı, milyonlarca kişinin işten çıkartılıp ücretsiz izne gönderilmediği 2019 başında yüzde 13,5 iken, yeni düzenleme ile şiddetli salgına rağmen 2021 ocak başında bir anda 12,2’ye iniyor.

TÜİK’in dar tanımlı işsizlik rakamları, özellikle salgın döneminde iş gücü piyasalarında yaşanan tahribatı perdelediği için zaten güvenilirliğini yitirmişti. Kurumun açıkladığı verilerin içerisinde iş bulma ümidini yitirdiği için iş aramaktan vazgeçenler, mevsimlik işçiler, çalışmaya hazır olduğu halde iş aramayanlar, salgında işyeri kapandığı için ücretsiz izne çıkartılanlar ya da kısa çalışma ödeneği alan yaklaşık toplam 4 milyon kişi işsiz sayılmıyordu. Dolayısıyla TÜİK dışında yapılan hesaplamalarda geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’u aştığı, işsiz sayısının da 11 milyona ulaştığı açık şekilde görülmesine karşılık iktidar bunu görmezden geldi. CB Erdoğan sürekli şekilde işsizliğin azaldığını iddia etti.

TÜİK daha önce çeşitli tanımlamalar altında tasnif ettiği, ancak işsiz saymadığı milyonlarca kişiyi yeni hesaplama yönteminde ‘ATIL İŞGÜCÜ’ olarak tanımlama yoluna gitti. Zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranı, ocakta bir önceki aya göre artarak yüzde 29,1 oldu. Mevsim etkilerinden arındırılmamış atıl işsizlik oranı ise yüzde 30,2.

Aslında atıl işgücü, zaten çalışma çağında olduğu halde çalışamayan işi olmayanları, herkesin bildiği tanımlama ile geniş tanımlı işsizleri ifade ediyor. TÜİK yıllardır dile getirilen geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’u aştığını açıklarken, sayı vermedi. Ancak çalışma çağındaki nüfus ve işgücüne katılım sayılarının mevsim etkilerinden arındırılmış yüzde 29,1 ve arındırılmamış yüzde 30,2’si 10,7 milyon ile 11,1 milyon kişilik atıl işgücü ya da işsiz sayısını ifade ediyor. TÜİK’in 3,8 milyon kişi olarak açıkladığı dar tanımlı resmi işsiz sayısıyla, TÜİK’in, atıl işgücü-geniş tanımlı işsiz oranının kapsadığı işsiz sayısı arasındaki fark, 6,5-7 milyon kişi. Diğer deyişle TÜİK, uzun süredir gerçek işsizliğin yüzde 60’ını, Türkiye’de çalışabilecek durumdaki her 3 kişiden birisinin işsiz olduğunu gizlemiş!

1 Mart’ta ilk olarak 2020 büyüme rakamlarıyla başlayan veri güvenilirliği tartışması, 3 Mart’ta enflasyon rakamlarının açıklanmasıyla devam etti. Şimdi de işsizlik rakamlarında ILO ve Eurostat ilkelerine uyum görüntüsü altında yapılan yeni hesaplamayla açıklanan veriler de güvenilir ve inandırıcı değil.

TÜİK’in ‘Atıl İşgücü’ adı altına gizleyerek de olsa geniş tanımlı gerçek işsizliğin yüzde 30,2 olduğunu kabul etmesi de rakamlarla yalan söyleme alışkanlığının küçük bir nebze de olsa resmi kabulü ve itirafıdır.

10.Ekonomide istikrar endişesi ve güven kaybının en somut göstergesi, Ekonomik Reformların açıklandığı gün, MB’nin yayınladığı Beklenti Anketi sonuçlarında somut şekilde açığa çıktı. TOBB, TİM, MÜSİAD, İTO gibi iş dünyası çatı örgütlerinin yöneticileri adeta açıklanan reform vaatlerine övgü yarışına girerken, iş dünyasının nabzını tutan MB beklenti anketinin sonuçları ilan edilen hedeflerin tutturulacağına inanılmadığını gösterdi!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ekonomik Reformları tanıttığı ve kamuoyuna, iş dünyası temsilcilerine açıkladığı 12 Mart’ta, aynı gün MB tarafından açıklanan Mart 2021 Beklenti Anketi sonuçları ise iktidara, ekonomi yönetimine ve ekonomik hedeflere güvensizliği, hedeflerin tutacağına inançsızlığı ve gelecek 12 aya dönük karamsarlığı açıkça gösterdi.

Cumhurbaşkanının açıklamalarından sonra, başta Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), İstanbul Ticaret Odası (İTO), Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) gibi iş dünyasının çatı örgütlerinin başkanları adeta övgü yarışına girdiler.

Yapısal reformların devreye gireceği, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yöneleceği, 200 milyar dolarlık ihracat hedefinin aşılacağı, özel sektörün yatırım şevkinin artacağı vb. görüşleri dile getirdiler. Aynı kişiler geçtiğimiz eylül ayında eski Hazine ve Maliye Bakanının açıkladığı Yeni Ekonomik Program’a (YEP) istifasından sonra ise yeni hazine ve maliye bakanına övgüler düzmüştü.

Milyonlarca kişiyi temsil eden başkanların bu övgüleri ve coşkularına karşılık temsil ettikleri sanayiciler, ihracatçılar, yatırımcılar ile MB tarafından her ay düzenli olarak yapılan beklenti anketi sonuçları ise Mart ayında tam tersini gösteriyor.

Cumhurbaşkanının ‘Fiyat istikrarını bir kenara attık’ sözlerine ve MB’nin yüzde 9,4’lük yılsonu enflasyon hedefine karşılık beklenti anketinde yılsonu enflasyon beklentisi bir ay önceki 11,23'ten yüzde 11,54'e yükseldi.

İş dünyasının temsilcileri, şirket yöneticileri, CEO’larla düzenli olarak yapılan ankette 24 ay sonrası için enflasyon beklentisi de yüzde 9,03'ten 9,18'e yükseldi.

- Yani MB’nin bu yılsonu için hedeflediği yüzde 9,4’lük enflasyonun tutmayacağının yanı sıra, iki yıl sonrasında bile bu hedefin gerçekleşmesinin güç olacağına inananlar ağırlıkta.

Ankete katılanların yılsonu dolar/TL beklentisi de 7,78'den 7,94'e yükselirken, 12 ay sonrasına dönük dolar/TL beklentisi ise 8,20 oldu.

Geçen ay yapılan beklenti anketinde 24,1 milyar dolar olan yılsonu cari işlemler açığı beklentisi de mart anketinde 4 milyar dolar artarak 25,2 milyar dolara yükseldi. Gelecek yıl ise cari işlemler açığının 23,4 milyar dolar olacağı beklentisi ankette öne çıktı.

GSYH 2021 yılı büyüme hızı beklentisi bir ay önceki ankette yüzde 4,1 iken, martta yüzde 4,4'e yükseldi. 2022 yılı büyüme beklentisi ise bir önceki anket döneminde yüzde 4,3 iken, bu anket döneminde yüzde 4,2'e indi.

MB Mart 2021 Beklenti Anketi sonuçları, iktidarın ekonomi programına ve öncelikli kritik hedeflerine güvensizliği, bu hedeflerin tutmayacağına, aşılacağına dönük beklentilerin ağırlıkta olduğunu, gelecek 12 ve 24 aya ilişkin beklentilerin de iyimser olmadığını gösteriyor.

Bu noktada bir kez daha iktidarın ve ekonomi yönetiminin güvenilirlik ve inandırıcılık sorunu, eylem ve söylem tutarsızlığıyla, çelişkilerinin yarattığı kaygılar öne çıkıyor.

- Nitekim bir diğer iş dünyası çatı örgütü Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı ise reformların açıklanması ya da söyleminden çok uygulama ve icraatın aciliyet taşıdığını dile getiriyor.

Dolayısıyla kâğıt üzerinde güzel cümlelerle yazılıp söylenenlerden önce uygulama, icraat, istikrar ve güven ön planda. Tüm bunların hukuk temelinde şeffaf şekilde hayata geçirilmesi önemli…

Merkez Bankası Mart Ayı Beklenti Anketi Sonuçları söylemlere artık güvenilmediğini, eylem ve icraatın belirleyici olduğunu apaçık ortaya koyuyor.

11.Ekonomi yönetimindeki istifa ve görevden almalar iktidarın kendi içindeki koalisyon görüntüsü yanında, kurumsal itibarın tüketilmesiyle dışarıya verilen tavizlerin büyüdüğünü gösteriyor. Borsa İstanbul Genel Müdürü’nün Halkbank davası öncesinde istifa etmesi, Türkiye Varlık Fonu Genel Müdürü’nün görevden alınması, iktidarın önceliğinin ABD’nin olası beklentilerini karşılamaya yönelik olduğunu gösteriyor!

Tek adam ve parti devleti yönetiminin ekonomiye ağır faturası giderek büyürken, kurumsal tahribatın ve güven kaybının geldiği aşama, telafisi giderek zorlaşacak gelişmeleri ortaya çıkartıyor. Kurumların çatısını oluşturan devlet aygıtını kurallar, ilkeler, gelenekler, liyakat ve yasalar dışında keyfilikle yönetme yöntemi sonunda bir ülkeyi ve toplumu ağır bedeller ödemek mecburiyeti ile karşı karşıya bırakır. CB Erdoğan’ın Türkiye’yi getirdiği noktanın en basit tanımı budur.

Bir Merkez Bankası Başkanı kötü ya da başarısız olabilir. Ancak 16 ayda üç başkan değiştiriliyorsa o zaman başarısı, öngörüsü, yönetim tarzı sorgulanması gereken iktidarın başıdır. Bazı zafiyetlerin sonucu olarak her ne kadar tek kişinin iktidarından ve tek söz sahipliğinden söz ediliyor olsa da ortadaki görüntü içe ve dışa dönük bazı tıkanmışlıkların sonucunda tavizlere mecbur kalındığını, bu doğrultuda yönetsel dizayna geçildiğini göstermektedir.

Bunun son örneği, ABD’nin İran’a yönelik ambargosunun Halkbank üzerinden delindiği iddiasıyla ABD’de gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra 32 ay hapis cezasına mahkûm olarak 28 ay sonra tahliye olan Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla ile ilgili son güncel durumdur. Cezaevinden tahliye olup Türkiye’ye döndükten sonra Borsa İstanbul (BİST) Genel Müdürlüğüne atanan Halkbank eski genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın, 8 Martta BİST’teki görevinden istifasının gündeme getirdiği yanıtsız sorular ve BİST’in kurumsal itibarının gördüğü hasar sorgulanmalıdır.

ABD’de New York mahkemesinde 3 Mayıs’ta başlayacak Halkbank davasında da zanlılar arasında yer alan Atilla’nın Türkiye’ye dönüşünde BİST Genel Müdürlüğüne atanması yurtiçi ve dışında, uluslararası piyasalarda, negatif algıya neden oldu. CB Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF) EBRD’nin (Avrupa Kalkınma ve Yatırım Bankası hissesini devralarak BİST’in yüzde 98’inin sahibi oldu. Daha sonra bu hisse, Katar Yatırım Fonu’na satıldı. ABD’de devam eden Halkbank davasının düşürülmesi için Trump döneminde çok çaba sarf eden CB Erdoğan, bu konuda istediklerini elde edemedi.

Şimdi ise Biden yönetimi ile şu ana kadar Cumhurbaşkanı düzeyinde bir temas kurulabilmesi için iktidar iki aydan bu yana yoğun çaba sarf ediyor.