Siyaset
Giriş Tarihi : 08-01-2020 13:21
Abone ol

Kadınlar adaleti sosyal medyada mı aramak zorunda?

Kadına yönelik şiddet ve cinayetler toplum vicdanının kanayan bir yarası haline geldiyse, bunda yaşanan vahşetin olduğu kadar, cezasızlık algısının da payı var. Şiddet uygulayan caniler ve katillerin pek çoğu, ya tümüyle cezasız kalıyor ya da bir takım indirimlerle paçayı kurtarıyor.

Kadınlar adaleti sosyal medyada mı aramak zorunda?

Türkiye’nin süregelen pek çok sorunu var. Bunlardan en önemlilerinden biri de kadına
yönelik şiddet ve cinayetler. Çünkü giderek artan ve ne yazık ki her geçen gün daha da
şiddetlenerek artan bir gerçeklikten bahsediyoruz.
Kadına yönelik şiddet ve cinayetler toplum vicdanının kanayan bir yarası haline geldiyse,
bunda yaşanan vahşetin olduğu kadar, cezasızlık algısının da payı var. Şiddet uygulayan
caniler ve katillerin pek çoğu, ya tümüyle cezasız kalıyor ya da bir takım indirimlerle paçayı
kurtarıyor.
Bu durum bizleri isyan ettirdiği kadar, şiddet gören kadınların da korkularını artırıyor. Ve
daha acısı, kadınlar adalete kavuşmak için seslerini sosyal medyadan duyurmak zorunda
kalıyorlar. Çünkü emniyete veya savcılıklara gittiklerinde, kimisi bir şey olmaz denilerek eve
geri gönderiliyor, kimisi barıştırılmaya çalışılıyor.
Bazı savcıların şikâyet için gelen kadınlara “benim niye başıma gelmiyor” dediklerini dahi
duyduk. Böyle bir ortamda kadınlar seslerini duyurmak için yardım çağrısı yapıyor. Çünkü
tekil sesleri, kendilerini korumakla görevli ya da adaletin sağlanmasıyla görevli kişilerce
ciddiye alınmıyor.
Bu kadınlar adalete ulaşmak için sosyal medyadan yardım talep etmek zorunda mı? Hukukun
işlemesi için illa her olayda sosyal medyadan baskı mı yapılması gerekiyor? Tüm delilleriyle
suçları ortada olan kişiler serbest bırakılıyor, sosyal medyada infial olursa hemen tekrar
tutuklanıyorlar. Hukuk için twitter şart mı? Mevcut durumda ne yazık ki şart. Zaten sorun da
burada.
İstanbul’dan Azime. Bir erkeğin saldırısına uğramış, ancak şahıs serbest bırakılmış ve
tehditlerine devam etmiş. Azime çareyi sesini sosyal medyadan duyurmakta bulmuş.
Aydın’dan Zeliha. Yıllar önce boşandığı eşi tarafından sürekli şiddet görüyor ve tehdit
ediliyor. Zeliha tam 46 kez şikayette bulunuyor. Tehditler kesilmeyince Zeliha da sosyal
medyadan Emine Bulut gibi ölmek istemiyorum diyerek sesini duyurmaya çalışıyor.
Bahar. Öz amcası tarafından tacize ve şiddete uğradığını şikayet etmiş, hiçbir şey olmamış.
Video çekip sosyal medyadan paylaşmak durumunda kalmış. Daha sonra ölüm tehditi alınca
şikayeti geri çekmek durumunda kalmışlar.

İstanbul’da bir anne, hem uzaklaştırma hem de ev hapsi kararı olan eski eşi tarafından
bıçaklanıyor. Şahıs ifadesi alınıp serbest bırakılıyor. Cennet de annesi için sosyal medyadan
yardım istiyor. “Birçok evlât gibi ben de, kardeşim de annesiz kalmak istemiyoruz.” diyor.
Bursa’da bir genç kız, bir erkek tarafından tecavüze uğruyor. Şikâyet ediyor ancak şahıs
ifadesinin ardından serbest bırakılıyor ve tehditlerini mesajlar yoluyla sürdürüyor. Davayı geri
çekmesi için tehdit ediyor. Bu genç kız da çareyi sesini sosyal medyadan duyurmakta buluyor.
Tabi ki görevini kanunlarda yazdığı şekliyle, harfi harfine uygulayan kamu görevlilerini de es
geçmemek gerekiyor. Ancak büyük bir çoğunluğun ne yazık ki kadına şiddet konusunda ne
kanunlardan ne de İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası hukuk kurallarından haberleri yok. Ya
da haberleri var ancak iş uygulamaya geldiğinde oralı olmuyorlar.
Zaten bu yüzden hem Adalet Bakanlığı hem de İçişleri Bakanlığı ayrı ayrı genelgeler
hazırladı. Bu genelgeler kamu görevlilerinin yapması gerekenleri içeriyor. Yani demek ki
yapılması gerekenlerin yapılmadığına dair bakanlıkların da kabulü var.
Bu genelgelerin doğru ve yerinde olduğunu ancak yetersiz olduğunu ifade etmiştik.
Vereceğim örnekle bu ifademizin altını bir kez daha çizeceğim.
Geçtiğimiz gün Osmaniye’den bir haber aldık. Yine bir kadın boşandığı eşi tarafından şiddete
ve tehditlere maruz kalıyor. Banu da sesini sosyal medyadan duyurmaya mecbur bırakılan
kadınlardan biri. Banu bana da ulaştı. Bu basın toplantısını da hem onun hem de onun
durumundaki tüm kadınlar için yapıyorum.
Banu’ya şiddet uygulayan şahıs hakkında defalarca tedbir kararı ve uzaklaştırma kararları
verilmiş. İki kez zorlama hapsine tutulmuş. Ancak geçtiğimiz gün tekrar bu şahsın şiddetine
uğramış. Bana fotoğraflarını gönderdi, yüzü mosmor halde.
Osmaniye’de kolluk Banu’ya son derece özenle yaklaşmış ve yardımcı olmuş. Ama sonuca
ulaşacak bir adalet istiyor.
Banu ile konuşmamızda, bu kişinin zorlama hapsine girince içeride daha da kinlendiğini, daha
önce de girdiğini ve faydası olmadığını söyledi. Bu bir şiddet meselesi de değil, cinayete
teşebbüs olarak yargılanması ve tedavi edilmesi lazım dedi.
Ve aynen kendi sözlerini aktarıyorum; “Beni ceset torbasına koyup götürdükten sonra kimse
durdurmaya çalıştık ama gibi şeyler demesin. Ben yaşamak istiyorum. Ben şehir değiştirmek,

düzenimi değiştirmek istemiyorum. Evimde huzur içinde yaşamak istiyorum. Çünkü ben
suçlu değilim.”
Tam olarak bunları söyledi ve aktarmamı istedi. Peki eksiklik nerede? Eksiklik elektronik
kelepçe uygulamasının hala yaygınlaşmaması ve pilot uygulama olarak kalmasında.
Genelgeler uygulansın, kanunlar uygulansın, ama ek tedbirler alınması gerektiği de ortada.
Banu’ya şiddet uygulayan kişinin uzaklaştırma kararı olmasına rağmen gelip şiddet
uygulamayı sürdürebiliyor. Halbuki elektronik kelepçe hem şiddeti engelleyebilir hem de
cinayetleri önleyebilir.
Önleyici tedbir diyorsak, işte bu elektronik kelepçedir. Ancak şu anda Türkiye’de maalesef
üzülerek söylüyorum yalnızca birkaç şehirde ve toplamda üç bin kelepçe var.
Hatta var olanların da bir kısmı bozuk. Zeliha’yı anlattım az önce. Zeliha’ya şiddet uygulayan
erkeğe takılan elektronik kelepçe bozuk çıktığı için yenisi istenmek durumunda kalındı ve bir
hafta daha kelepçesiz gezdi bu şahıs. Ya bu süreçte bir şey olsaydı?
Sonuç olarak kadına yönelik şiddete karşı siz önleyici tedbiri almalısınız. Olay sonrası
yapılması gerekenler tabi ki kamu görevlilerine aktarılmalı. Genelgeler yayınlanmalı,
eğitimler verilmeli.
Ancak olayları önlemek en önemlisidir. Yoksa olay olduktan sonra şiddet gören kadınlar yine
ceremeyi çekenler oluyor. Hayatları alt üst oluyor. Pek çoğu düzenlerini değiştirmek zorunda
kalıyor.
Erzurum’da Canısı diye bir kızımız var. Bir erkek tarafından defalarca kez bıçaklanıyor.
Kendisine saldıran kişi serbest kalırsa kendisinin şehrini ve ismini değiştirmek zorunda
kalacağını ifade eden bir mektup paylaşıyor sosyal medyada. Canısı yazısının son kısmında
“Ben adımı çok seviyorum, değiştirmek istemiyorum. Ben Erzurum’u çok seviyorum, gitmek
istemiyorum” diyor.
Yani kadınlar hem şiddete uğruyor, hem de sanki suçlu kendileriymiş gibi düzenlerini bozmak
durumunda kalıyor. Halbuki suçlu belli. Şiddete uğrayan değil, şiddeti uygulayan ya da
uygulamakla tehdit eden cezasını çekmeli.
Ben elimden geldiğince kadına şiddet ve cinayet davalarını mahkemelerde izlemeyi
sürdürüyorum. Gaziantep’te Güldane Yırtıcı, Ordu’da Ceren Özdemir, Kırıkkale’de Emine

Bulut, Ankara’da Ceren Damar, Şule Çet ve Ayşe Karaman, Kocaeli’de Ecem Balcı
davalarının duruşmalarına katıldım.
Bu davalarda sadece Güldane hayattaydı. Elektronik kelepçe olsa belki diğerleri de bugün
hayatta olurdu.
Adalet Bakanlığı genelgesinde elektronik kelepçe uygulamasının yaygınlaştırılacağı ifade
edildi. Umuyoruz bu sürüncemede kalmaz ve bir an önce ama bir an önce, HEMEN
uygulanır.
Çünkü bir kadının daha aramızdan alınmasına tahammülümüz kalmadı.