Gündem
Giriş Tarihi : 03-03-2021 11:48   Güncelleme : 03-03-2021 11:48
Abone ol

Rapor: Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak isimlendirilen Doğu Türkistan’da tam bir dram yaşanıyor

Bu çalışmada, Çin Halk Cumhuriyetine göre Sincan Uygur Özerk Bölgesi, tarihi kaynaklara göre ise, Doğu Türkistan olarak bilinen bölgede, Uygur Türklerine ve Müslüman azınlıklara yönelik şiddet, kuvvet ve psikolojik araçların kullanımı ile yaşanan İnsan Hakları ihlalleri, uluslararası hukukun ve insanlık onurunun çiğnendiği, inanılmaz acılarla asimilasyona tabi tutulan Müslüman soydaşlarımızın, Ata topraklarımızda yaşadığı kahredici dram ile ticari çıkarlarını ön planda tutarak yaşanan vahşete ses çıkarmayan dünya devletlerinin durumu hakkında bilgi verilmiştir.

Rapor: Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak isimlendirilen Doğu Türkistan’da tam bir dram yaşanıyor

İbrahim Kaan Erten / Omedyam -Çin Halk Cumhuriyeti Devleti tarafından bütün dünyanın gözleri önünde bir ırk, bir soy ve dünya için çok değerli olan bir kültürel miras yok edilmektedir.

Hazırlanan raporda, kapitalist sistemin köle işçilik uygulamaları ile Çin devletinin ırkçılık uygulamalarının iç içe girdiği ve Uluslararası Af Örgütünün verilerine göre dünya üzerinde yaşanan insan hakları ihlallerinde ilk sırayı alan vahşet hakkında bilgi verilmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti hükûmetinin kullanılmasını ayrılıkçılık veya Pan-Türkizm olarak nitelendirmesine rağmen, Sincan, "Doğu Türkistan" ya da "Çin Türkistan’ı" olarak kabul edilir.

1.664.897,17 km² yüzölçümü ile Çin Halk Cumhuriyeti'nin en geniş idari bölgesidir.

Önemli Şehirleri: Kaşgar, Aksu, Altay, Kumul, Hotan.

Başkenti: Urumçi, resmî dilleri Uygurca ve Standart Çin’ce.

Nüfusu: yaklaşık olarak 30 milyon

Başlıca etnik gruplar: %48 Uygur, %36.4 Çin, %7 Kazak, %5 Hui, %0,9 Kırgız, %0,8 Moğol, %0,3 Dongxiang, %0,2 Pamir, %0,2 Şibe  

            Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Ayrılıkçı Uygulamaların Başlangıcı

Günümüzde, Doğu Türkistan’da yaşanan bütün sorunların başlangıcı, 1944 yılında Wu Zhongxin'in Sincan’a Vali atanması ile başlamaktadır. (1)

Milliyetçi Çin Hükümeti Başkanı Çan Kay Şek, Çin’in sadece Çin ırkından oluştuğunu ve azınlıkların asla kabul edilemeyeceğini her fırsatta ifade ediyordu.

                                          

Çan Kay Şek, milliyetçi düşüncelerini hayata geçirebileceğine inandığı ve kendisi de koyu bir Çin milliyetçisi olan Wu Zhongxin'i 1944 yılında Sincan'a vali olarak atadı.                          

Wu Zhongxin’ın vali olarak atanması özellikle Uygur ve Kazaklar arasında ciddi rahatsızlıklara sebebiyet vermişti.

Çin devleti, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde kendisini Türk ve Müslüman olarak gören grupları dönüştürme konusunda kararlıydı.

Wu Zhongxin, 1944 yılında göreve başlar başlamaz, dönüşümün ilk şartının Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Çin dilinin tek dil olarak kullanılmasını sağlamak olduğuna karar verdi.

Bunu gerçekleştirebilmek için Çin nüfusunun sayıca artması gerekiyordu.

1949 yılı itibarıyla Çin devleti, Sincan Uygur Özerk Bölgesine ülkenin diğer yerlerinden getirdiği Çinli nüfusu yerleştirerek günümüzde yaşanacak olan dramın kilometre taşlarını döşemeye başladı.

1949 ve 1990 tarihleri arası, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde birbirini kabul etmeyen Uygur Türkleriyle, bölge dışından getirilen Çinlilerin çeşitli boyutlardaki çatışmalarıyla geçti.

Sıkıntılar her alanda giderek arttı.

1990’lı yılların başlarında Çin devleti ülke içerisinde batıyla uyum çalışmaları kapsamında yavaş yavaş liberalleşme eğilimleri göstermeye başladı. 

Bu liberalleşme çabalarının altında, Sovyetler Birliği ile var olan gerilimi azaltmak ve Orta Asya ile ticaret faaliyetlerini genişletmek yatıyordu.

Liberalleşme eğiliminden Sincan Bölgesi de özellikle kentsel dönüşüm kapsamında, alt yapı ve ulaşım gibi çalışmalardan olumlu anlamda etkilendi.

Bu yaklaşım beraberinde özgürlük söylemlerini de getirdi.

Özellikle üniversite öğrencileri siyasal ve politik görüşlerini yüksek sesle dillendirmeye ve kendi içlerinde örgütlenmeye de başladılar.

Bu kapsamda, Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM) adı altında bir takım protesto eylemleri de gerçekleştiriyorlardı. Fakat bu protesto eylemlerine katılanların hemen hemen hepsi, Çin devleti tarafından, ayrılıkçı olarak görülen Müslüman Uygur Türklerinin kültürel ve politik birliğini amaçlayan Pan Türkler ve karşı devrimciler olarak kabul ediliyordu.

                                  

Pan Türkler olarak adlandırılan ve ayrılıkçılar olarak ifade edilen gruplar ciddi bir devlet tepkisiyle karşılaştı. Çin devletinin eline tam bu sırada çok uygun bir koz geçti.

ABD’ de İslamcı silahlı grup El-Kaide, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta Dünya Ticaret Örgütü’nün ikiz kulelerine terör eylemi düzenledi.                               

Çin hemen fırsatı değerlendirdi ve dünyaya şu mesajı vermeye başladı: “Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM), El-Kaide'nin bir uzantısıdır.”

Uluslararası medyada ki “İslami Tehdit” ve “Teröre Karşı Küresel Savaş” kavramlarını çok iyi kullanan Çin devleti, 1990 yılında, Uygur Türkleri tarafından, Uygur Özerk Bölgesi’nin bağımsızlığını elde etmek için kurulduğu iddia edilen, Doğu Türkistan İslami Hareketi ETIM’i Birleşmiş Milletlerin terör listesine dahil ettirdi.

Tam bu sırada kimsenin beklemediği bir gelişme oldu.

Türkiye, Doğu Türkistan İslami Hareketi ETIM’i resmen terör örgütü olarak tanıdı.                                                                                                                                                                                                           

               Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Çin’e yaptığı resmi ziyarette şunları söyledi. “Çin’in güvenliğini kendi güvenliğimiz gibi görüyoruz. Gerek ülkemizde, gerek bölgemizde Çin’e yönelik hiçbir olumsuz faaliyete izin vermiyoruz.“ diye konuştu. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 2015 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ne gerçekleştirdiği iki günlük resmi ziyaret kapsamında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüştü ve burada yaptığı açıklamada, Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni uzun zamandır terör örgütü olarak kabul ettiğini belirtti. 

Birleşmiş Milletler Topluluğu ve Uygur Türklerinin en büyük destekçisi olacağı beklenen Türkiye’nin de desteğini alan Çin devleti, baskıları iyice arttı                                               

Ev aramaları, tutuklamalar, dini kısıtlamalar ve infazlar başladı.

Camilerin bir kısmı ibadete kapatıldı ve hatta yıkıldı.

Dini inanışlara aykırı olduğunun bilinmesine rağmen domuz yetiştiriciliği yapılan çiftliklerde özellikle Uygur Türkleri çalıştırılmaya başlandı.

İbadetlerini yapmak isteyen Uygur Türkleri çeşitli bahanelerle cezalandırıldı.

Haç farizasının yerine getirilmesine izin verilmedi.

        Dini ibadetler kapsamında yapılan bütün faaliyetler ayrılıkçı ve bölücü hareketler kapsamına dahil edildi.

Yapılan bu baskılar, Uygur Türklerinin siyasi olarak örgütlenmesine ve seslerini yükselterek gelecekleri için kararlar almalarına neden oldu.

Uygur dili ve kültürü üzerindeki baskılar, Müslüman Çinliler değil, Müslüman Türkler düşüncesinin Uygurlar içerisinde birleştirici bir olgu olarak kuvvetlenmesine sebebiyet verdi.

Uygur Türklerinin organize olma çabaları Çin’i bir adım daha ileriye götürdü, ekonomik baskılar da başladı.

Sincan bölgesinde bulunan petrol, doğalgaz ve madencilik kaynakları modernizasyon faaliyeti adı altında Uygurların elinden alındı. 

Sincan Uygur Özerk Bölgesine yerleştirilen Çinli nüfusun desteklenmesiyle oluşan ortam, ekonomik ve yaşam standardı düşük seviyede kalan Uygur Türklerini daha da zora soktu.

İlerleyen süreçlerde Çin devletine bağlı unsurlarca Uygur Türklerine karşı psikolojik savaş da başladı.

Uygur Türklerinin tembel, eğitimsiz ve ayrılıkçı özelliklere sahip oldukları ifade edilerek söz sahibi olunabilecek makamlarda görev almalarını engellendi.

Çin hükümetinin baskıcı politikaları ve kültürel asimilasyon huzursuzluğun giderek artmasına ve protesto eylemlerinin de başlamasına sebep oldu. 

Artık Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Çin devletinin istediği karşılıklı çatışma ortamı oluşmuştu.

Bir tarafta ayrılıkçı, kökten dinci teröristler olarak ifade edilen Uygur Türkleri ile mücadele ettiğini söyleyen Çin devleti, diğer tarafta kimliklerini ve kültürel geçmişlerini korumaya çalışırken hayatta kalmayı amaçlayan Uygur Türkleri vardı.

2009 yılından itibaren protesto eylemlerinde kan akmaya başladı.

Uygur Türklerine karşı Çin devleti tarafından gerçekleştirilen ilk toplu katliam Temmuz 2009 tarihinde Sincan'ın başkenti Urumçi'de gerçekleştirildi.

 Guangdong fabrikasında linç edilerek öldürülen iki Uygur Türkü’nün ölümünü protesto etmek için toplanan göstericilere karşı polis ve asker müdahale etti. 200 Uygur Türk’ü öldürüldü, yüzlercesi de tutuklandı.

Çin devleti olayı dünya ya Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin bir terörist eylemi olarak açıkladı.

Haber dünyaya 200 vatandaşımız ETIM’in terör eylemi sonucu öldürüldü şeklinde duyuruldu.                                     

Çin devletine bağlı haber sitelerinde saldırıyı düzenleyenlerin, ayrılıkçı Müslüman Uygur teröristler olduğu ifade edildi. Çin hükümeti teröristlerin ciddi şekilde cezalandırılacağını ve bunun topyekun bütün bölgeyi kapsayacağını açıkladı. Çin devleti artık istediği ortamı yaratmıştı.

Uygur Özerk Bölgesinde yapılan her protesto hareketi, Doğu Türkistan İslami Hareketi ETIM’in bir terörist eylemi olarak dünya kamuoyuna lanse edilmeye başlandı.

Dünya Uygur Türklerinin ismini en kuvvetli şekilde 2014 yılında Çin devleti tarafından yapılan bir açıklama ile duydu. İlk defa Sincan Uygur Özerk Bölgesi dışında bir eylem gerçekleşti.

1 Mart 2014 tarihinde Kunming şehrinde kitlesel bıçaklı bir saldırı düzenlendi. Sekiz saldırgan şehrin güneybatısında bulunan tren istasyonuna baskın yaptı, 29 kişi öldü, 130’dan fazla kişi yaralandı.                                

Haber sitelerinde saldırının Sincan Uygur Özerk Bölgesinde bulunan ayrılıkçı teröristlerden Abdurehim Kurban olarak tanımlanan bir kişinin önderliğinde altı erkek ve iki kadın Müslüman Uygur terörist tarafından gerçekleştirildiği ifade edildi.

25 Nisan 2014 tarihinde ise, Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Şi Cinping’in, Tiananmen Meydanı’nda bulunduğu sırada bombalı bir saldırı gerçekleşti. Pekin’de ki saldırıda 3 kişi öldü ve 79 kişi yaralandı.

2016 yılından itibaren Çin devleti, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde şiddetini arttırdı, baskılar sistemli bir şekil aldı.                                                   

İleri seviye teknolojiler kullanılarak, Sincan Uygur Özerk Bölgesi gözetim altına alındı.

1000’den fazla Çinli şirket, ses yüz ve hareketlerden insan tanıma özelliğine sahip teknolojilerle Sincan Uygur Özerk Bölgesini takibe aldı.

 Cep telefonlarının uzaktan izlenmesi ve kişisel verilerin takibi konusunda yazılımlar geliştirerek bankacılık, seyahat, sosyal medya ve dini uygulamaların takibi sağlandı.

Hastanelerde zorunlu muayene uygulamaları ile DNA, yüz taraması, retina taraması, ses türü gibi biyolojik veriler kayıt altına alınarak bireysel takipler başladı.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi, hem fiziksel hem de elektronik takip sistemleriyle tam anlamıyla Çin devletinin kontrolü altına alındı.

Çin devleti, Sincan Uygur Özerk Bölgesini 2010 yılından itibaren, Çin'de geliştirilen sesli ve yazılı mesajlaşmaya yarayan bir mesaj servisi olan WeChat aracılığıyla kontrol altına aldı.

Yazılımlarda, Uygur dili tam anlamıyla programlara dahil edildi ve aşırılıklar kapsamında bulunan “Kuran”, “Allah” gibi kelimeleri kullanan konuşmacılar terör sempatizanı olmak suçuyla tutuklanmaya başladı. 

Bu şekilde 2017 ve 2018 tarihleri arasında 350.000 kişi tutuklandı.

Yapılan bütün fiziksel takip ve kontroller, Ortak Askeri Operasyonlar Platformu olan (IJOP) tarafından yürütülmeye başlandı.

Elektronik uygulamalar ile yapılan takipler ise China Electronics Technology Şirleti’nin (CETC) sorumluluğunda yapılıyordu.

Ortak Askeri Operasyonlar Platformu olan IJOP’ın etkisi 2019 yılında anlaşıldı.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) Çince bazı gizli belgeleri ele geçirdi.

Bahse konu belgeler, terörizm, milliyetçilik ve din konusundaki takiplerin nasıl yapıldığını ve asimilasyon politikalarında izlenecek olan yolların ne olduğunun ortaya çıkmasını sağladı. 

Haziran 2017 tarihinde Kaşgar, Hotan, Kızılsu ve Aksu ilçelerinde 24.421 kişinin şüpheli sıfatıyla işaretlenmiş olduğu ve bu işaretlenenlerden 15.683’ünün yoğunlaştırılmış eğitime, 2096’sının önleyici gözlem noktasına gönderilmişti. 

Uygur halkını etkilemek ve asimilasyon çalışmalarının en önemli safhası olan beyin yıkama faaliyetlerinden istenilen seviyede başarı elde edilebilmesi için dil sorununun aşılması gerekiyordu. 

Bunun için önce durum tespiti yapıldı. 

Beyin yıkama faaliyetlerinde izlenecek yol adam adama etkileşimle olacaktı.

Muhalif bir yapıya sahip olan Uygur halkına aşamalı olarak tek dil ve tek kültür modeli getirilmeliydi.

Bu kapsamda Çincede en çok konuşulan diller olan Mandarin ya da Beifanghua konuşma dillerinin öğretilmesi ve genç nüfusun geçmişle bağlarının koparılması hedeflendi.

Bu politikalara karşı en sert tepki Sincan Uygur Bölgesinde bulunan Uygur Türklerinden geldi. Kabullenilemeyen kültürel baskı, Çin devleti tarafından terörist bir başkaldırı olarak nitelendirildi.

ABD’de İslamcı silahlı grup El-Kaide'nin 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirdiği terör eylemi, İslam ve terörün yan yana getirilmesi ve dünyada yaşanan konjonktürden dolayı özellikle ABD’nin bu konuda sessiz kalması, Çin devletinin baskılarını arttırmasına sebebiyet verdi.

Böyle bir ortam doğal olarak şiddet için kapıyı da aralamış oldu.

Sincan bölgesi yeraltı zenginlikleri ve ekonomik anlamda Çin devletinin en zengin bölgelerindendir. Son zamanlarda bölgeye yapılan yatırımlarla Sincan bölgesinin gelişirken, Uygur Müslümanları bu olanaklardan hep mahrum kaldılar.

İstihdam ayrımcılığı, Uygurların bu yükselen pazarlarda iş bulmasını engelledi. Sonuç olarak, orantısız sayıda ki Çinlinin daha iyi iş bulması, iki grup arasındaki ekonomik eşitsizliği daha da arttırdı.

Bölgeye Çin devletinin farklı yerlerden yaptığı insan kaydırmaları sonucunda, Çinlilerin sayısı şu anda ki nüfusun% 40'ını oluşturur hale geldi.

Sayının bu şekilde artması, etnik baskılar ve ekonomik anlamda daha iyi duruma gelerek söz sahibi olan Çinliler yüzünden bu toprakların asıl sahibi olan yerli Uygurlar birbirlerinden uzaklaşmaya başladı.

Sincan da yaşananları takip eden özellikle yabancı gazeteciler her fırsatta şu ifadeyi kullanıyorlar. “Bu asimilasyon faaliyetinin sonunda Müslümanların kültürlerini ve etnik kökenlerini kaybetmesi kaçınılmaz bir son.” 

Bir başka görüşte şunu savunuyor.

“Müslüman Uygur Türklerine yapılan baskılar, yaşanan dışlanma ve yoksulluk İslam'a yaklaşımı daha da arttırıyor. Hatta bazıları şiddet eylemlerinde bulunacak kadar ileri gidiyorlar. Zaman içerisinde olay tam bir kısır döngüye dönüşüyor.” 

Kendilerini her konuda özgür hisseden ve ekonomik bir sıkıntısı bulunmayan Çinli nüfus, şiddete neden olanların İslami aşırılık yanlıları olduğuna inandı ve bu durum da halk arasında yaygın bir korku ve güvensizlik ortamına yol açtı.

Her Türlü Vahşetin Yaşandığı Toplama Kampları

Mayıs 2014’te, o zamanki Sincan Bölgesi Parti Sekreteri Zhang Chunxian, “Halkın Teröre Karşı Savaşı” adı altında içerisinde asimilasyon faaliyetlerini de barındıran yeni bir uygulama başlattı.

Çalışmanın amacı, Sincan’da istikrar oluşturmak olarak belirlendi.

Çalışmanın başlıkları şu şekilde oluşuyordu.

2014 yılında toplama kamplarında verilecek olan “Eğitim faaliyetleri”, 2015 yılında devreye girecek olan “Aşırılıktan Kurtulma Yasası” ve 2017 yılında devreye girecek olan “Dini meseleleri düzenleme yönetmeliği.”

Bu karar kapsamında, toplama kamplarının seri bir şekilde inşa edilmesine başlandı.

Uygur Türkleri için 1949 yılında başlatılan asimilasyon sürecinin son aşamasına gelinmişti. Ya Çin ırkından olduklarını kabul edecekler ya da başlarına geleceklere katlanacaklardı.                                 

Toplama kampları Texas Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler Bölümü’nde siyaset bilimci olan, Doğu Asya, Amerikan ulusal güvenliği, otoriter siyaset ve dış politika uzmanı Sheena Chestnut Greitens’in yazdığı makale ile dünya gündemine geldi.

Sheena Chestnut Greitens makalesinde, ABD’nin, Çin devletinin doğruluğu tartışılacak delilleri ile ortaya attığı,  Doğu Türkistan İslami Hareketi ETIM’i terör örgütü olarak kabul etmesinin yanlışlıklarına vurgu yapıyordu. (7 Kasım 2020 tarihinde, ABD’de “resmi gazete” görevi gören ve yasaların yayımlandığı Federal Kayıt Bürosu tarafından yayımlanan bir notta, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin terör örgütü olarak görülmesi gerektiği yolunda yönetimin 2004 yılında aldığı kararı iptal ettiğini duyurdu.) 

“Çin devletinin yaptıklarını görmeyerek, terörizmi engellemek adına Uygur Türklerine toplama kamplarında yapılanları kabul etmek, demokrasinin kalesi diye kendini gören ABD’nin önünü bile görememesidir. ABD ve uluslararası siyaset yorumcuları Sincan Uygur Özerk Bölgesinde yapılanları kabul etmemelidir. 2010 yılından itibaren Doğu Türkistan’da Çin Halk Cumhuriyeti politikaları tam anlamıyla, kültürel, ekonomik, askeri ve bütün alanlarda bir soykırımdır. Amaç agresif asimilasyon içeren politikalarla baskı ve direnç bastırma döngüsüyle 1990’lardan günümüze kadar oynanan bir şiddet oyunudur.”

Makalede, Çin devletinin, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde terörle mücadele kapsamında 1 milyon ile 3 milyon kişinin toplama kamplarında bulunduğu da anlatılıyordu.

Çin devleti uzun süre toplama kampları konusunda sessiz kaldı. Toplama kampları ile ilgili olarak yapılan bütün açıklamalarda vurgulanan nokta, bu yerlerin bir eğitim kampı olduğuydu.

Toplama kampları ile ilgili olarak ilk açıklamayı, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi Başkanı Shohrat Zakir şöyle yaptı. “Yapılan uygulama, 10 milyondan fazla Uygur arasında terörizme ve aşırılığa karşı mücadele için tasarlanmış bir mesleki eğitim ve öğretim programıdır.”                                          

Mart 2017 yılında Çin Komünist Gençlik Birliği Sincan Şubesinin yaptığı açıklamada şöyleydi.

Halen uygulamakta olduğumuz eğitimin tek bir amacı vardır.

Amaç, kanun ve yasalara itaat etmeyi öğretmek, dini aşırılıkların, şiddet içeren terörizm hakkındaki düşüncelerin ve ideolojik hastalıkların tedavi edilmesidir. Eğitimler tatmin edici sonuçlar elde edilinceye kadar devam edecektir.

Eğitimlerimizin ücretsiz olduğunu bildiririz. 

Toplama kamplarında gözaltına alınanların kim olduklarına bakıldığı zaman bunların Uygur, Kazak, Kırgız ve Özbek vatandaş olduğu görülmektedir.

            Yargılanma sebepleri ise aşırılık hükümlerine uymamak ve aşırılık hükümlerini ihlal suçları işledikleri olarak ifade edilmektedir.

Aşırılık suçları şu şekilde belirtilmişti.

Alkol kullanmamak.

Oruç tutmak.

Kadınların başlarına başörtüsü ile örtmesi.

Yurt dışına gitmek için seyahat hazırlığı yapmak.

Yurt dışıyla sosyal medyadan irtibat kurmak.

İkiden fazla çocuk sahibi olmak.

İslami inançla ilgili semboller kullanmak ve ibadetlere katılmak. 

Özellikle 2015 yılında, aşırılıktan kurtulma yasası ve 2017 yılında dini meseleleri düzenleme yönetmeliğinin de devreye girmesiyle birlikte Uygurların, Kazakların, Kırgızların ve diğer Müslümanların gözetim altına alınmaları hız kazandı.

2016 yılından itibaren uygulanan asimilasyon faaliyetlerinin organize edilmesi ve gözaltı faaliyetleri ile beraber, Uygur Türklerine ve Müslüman gruplara karşı uygulanan asimilasyon faaliyetlerinin arkasındaki güç, Sincan'daki Komünist Parti'nin sekreteri Chen Quanguo'dur.                                             

Chen Quanguo, göreve geldiği 2016 yılından itibaren, Çin hükümetinin politikalarını uygulamak üzere baskıları emsali görülmemiş bir şekilde arttırmaya başladı.

Önce devlete bağlı hacker grupları oluşturdu. Bu gruplar dünya çapında faaliyet yürütecek ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi ile ilgili haberleri takip ederek toplama kampları hakkında bilgi veren sitelere elektronik saldırı düzenleyeceklerdi.

Alınan kararları uygulayabilmek ve Çin devletinin gücünü göstermek maksadıyla Sincan Uygur Özerk Bölgesi yeni ve modern çok korunaklı karakollarla donatıldı. Ayrıca 100 bin yeni güvenlik görevlisi alımı yapıldı. 

2017 yılında yoğunlaştırılmış eğitim dönüşüm projesi sonucunda hapishane kapasiteleri çok kısa sürede arttı. Müslüman nüfusun artık %15’i yüksek duvarlarla, dikenli tellerle, koruma kuleleriyle, kilitli hücreleriyle ve her an videolarla kontrol altında tutulan büyük toplama kamplarındaki hapishanelerdeydi.

Hapishanelerde bulunan sakallı erkekler, başını örten kadınlar ve sorunlu olarak ifade edilen diğer kişiler, Chen Quanguo’nun istediği dönüşümü sağlamak için Falun Gong olarak adlandırılan, evrenin karakteristiği olan doğruluk, merhamet ve hoşgörü ilkelerinin rehberliğinde zihinsel ve bedensel gelişimi sağlayan bir uygulamayla eğitilecekler ve Müslüman olarak öğrendikleri yanlışlardan kurtulacaklardı. 

             Kamplardan kurtulanlar yaşananları şöyle anlatıyorlar.                                         

Siyasi telkinler, Mandarin ya da Beifanghua konuşma dillerinin öğretilmesi ve İslam dininden feragat eğitimleri şeklinde devam ediyordu. Suçlu olarak kabul edilen kişiler istenilen seviyeye ulaşamazlarsa, fiziksel ve psikolojik işkence, sistematik tecavüz ve kısırlaştırma uygulamaları başlıyordu. 

Cinsel saldırı, zorla kürtaj, gözetim ve işkenceyle birlikte, her türlü insanlık suçunun işlendiği toplama kamplarına yapılan harcamalar 2020 yılı itibarı ile 3 milyar dolar daha arttırıldı. 

 

Sadece Kaşgar bölgesinde 2018 yılında 1 milyon tutuklu arasından mesleki eğitimlerini tamamlamış olan 100.000 kişi, zorunlu işçilik uygulamasına tabi tutulmak maksadıyla belirlenen fabrikalara köle işçi olarak gönderilmişti.

Çin’in genelinde, 38 milyon insan, kanunsuz yollarla hapsedilerek, özellikle tekstil işçileri olarak kullanılıyor.

Bu uygulamanın amacı, fabrikalarda köle işçi olarak çalıştırılan Uygurlar, Kazaklar ile çoğu çiftçi ve esnaf olan diğer etnik azınlıkların, Komünist Parti’ye ve fabrika patronlarına sadık, disiplinli, Çince konuşan bir endüstriyel iş gücüne dönüştürülmesiydi.

Toplama kamplarında bulunan Uygurlu Türklerin eşlerinin, Çin devleti tarafından belirlenen kişilerle evlendirilmesi sonucunda, Uygur Türklerinin aile bütünlükleri de kalmamaya başladı. 

Kamplarda yaşananlar, komşu Kazakistan’da bulunan Sincan’dan kaçan Kazaklara yardım eden Atajurt Kazak İnsan Hakları örgütüne sığınan ve 10 Uygur mahkumun anlattıklarıyla ortaya çıktı.

Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI) Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde Uygurların gözaltında tutulduğu 380 kampı kendilerinin inşa ettiğini ve onlarca kampın inşaatının da son iki yıldır devam ettiğini açıkladı.

Kampların özellikle köle işçilerin kullanılacağı fabrikalara yakın yerlere kurulduğu, gözaltında tutulanların buralarda zorla çalıştırıldığı bilgisi ASPI yetkililerinin hazırladıkları raporlarda yer aldı.

                        

Yukarıda bulunan resim, 2020 Eylül ayında alınan bir uydu görüntüsüdür. Sincan'da bulunan bir toplama kampından alınmış bir görüntüdür. Sol üst köşedeki binalar, fabrikaları gösterirken diğer alanlar toplama kampını göstermektedir. Hemen hemen her yerde aynı tasarım kullanılmaktadır.                                 

Doğu Türkistan olarak da bilinen Batı Çin Sincan'daki Uygurlar için sözde “yeniden eğitim kamplarını” gösteren harita.

ABD Dışişleri Bakanlığı kaynakları sadece 2021 yılı başlarında üç milyon Uygur'un hapsedilebileceğini tahmin ettiğini belirtiyor. 

Bingtuan, (Urumçi) de bulunan toplama kampları ile fabrikalarda yaşananları ve köle işçilik konusunu küresel güçlerin hepsi biliyorlar ve sessiz kalıyorlar.

Sessiz kalma sebepleri ise tamamen ticari çıkarlar. 

San Francisco merkezli bir grup olan Dui Hua Vakfı'nın kurucusu John Kamm, “Çin’in Sincan'da bir santim bile boyun eğdiğini görmüyorum,” dedi. “üzüntüyle ifade ediyorum ki görünüşe göre şimdi gelinen durumdan yararlanan ve ucuz işçilikten istifade eden uluslararası girişimcilerimiz var.”

Uluslararası sermaye, Çin’in teknolojik olarak bu şekilde gelişmesinde ucuz iş gücünün cazibesine kapılıp insanlık suçlarını göz ardı ettikleri yetmezmiş gibi, yatırım, finans, akademik destek, araştırma ve fikri destekle de yardıma hala devam ediyor. 

Dünyada üretilen pamuğun dörtte biri bu bölgeden elde edilmekte.

Ham madde olarak gereken diğer ürünler, Çin’in başka bölgelerinde bulunan köle işçilerin bulunduğu fabrikalardan, Bingtuan çiftlikleri diye ifade edilen fabrikalara getirilerek dünyanın kullandığı markalar olarak üretilmektedir.

Bingtuan çitliklerinde Uygur Türklerine köle işçilik marifetiyle, içlerinde Nike, Adidas, Fila, BMW, Mitsubishi, Panasonic, Huawei, The North Face, H&M ve Victoria’s Secret gibi markaların bulunduğu 83 tanınmış küresel marka ürettirilip, dünya piyasasına sıfır işçilikle sürülmekte. 

 Özellikle ABD’nin Çin’le yaşadığı ticaret savaşlarında eline geçirdiği en büyük koz, Bingtuan çitliklerinde kanunsuz bir şekilde tutuklanmış ve köle olarak kullanılan Uygur Türklerine zorla ürettirilen ürünlerin dünya piyasasına sürülüyor olmasıdır.

ABD kanunsuz yollarla üretilen bu ürünleri de sebep olarak göstererek bütün Çin mallarını kara listeye aldı.

Bingtuan çitliklerinde Uygur Türklerinin köle işçi yapıldığı şirketler, Hikvision, Iflytek, Megvii Technology, Sense Time, Dahua Technology, Xiamen Meiya Pico Information, Yitu Technologies, Yixin Science and Technology, Huafu Tekstil.

İleri teknoloji ürünü yüz tanıma malzemesi üreten şirketler, CloudWalk, Intellifusion, IS’Vision, NetPosa ve yan kuruluşu SenseNets BT, altyapı şirketi Fiber Home Technologies, Nanjing Fiber Home Starrysky İletişim de ABD tarafından kara listeye alındı.

Özellikle Sincan’da ki insan hakları ihlalleri ile köle işçi olarak kullanılan Uygur Türklerinin üretiminde bulunduğu İflytek, Hikvision, Yitu, Megvii ve SenseTime markalarının 2030 yılına kadar yapay zekada çığır açacak markalar olduğu iddia ediliyor.

Çin’in yüz tanıma devleri Hikvision ve Dahua küresel piyasanın üçte birini elinde tutmakta.    

Çin devleti, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde yaptığı bu uygulamaları finanse edebilmek için bir proje geliştirdi.

Bu kapsamda Çin devleti, 2009 yılında eşleştirme programı adını verdiği bu projede yakın şehirlerin belediye bütçelerini bir yapı altında toplama kararı aldı.

Belirlenen 19 il Sincan bölgesinin kardeş şehri olacaktı.

Her belediye yıllık gelirlerinin %3 ile %6’lık kısmını kardeş şehir uygulamasına aktaracak, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde, büyük sanayi siteleri oluşturulacak, bölgelerin endüstriyel ihtiyaçları karşılanacak ve Çinli iş adamlarıyla yerel halk bir araya gelerek yeni yerleşim yerleri yapacaklardı.

Ekonomisi düzelen Sincan’da halk, daha çok para kazanacak ve kendisinin refaha ermesini sağlayan Çin devletine olan bağlılığını arttıracaktı.

Sonuç tam bir başarısızlık oldu.

Sadece hayalet küçük kasabalar oluştu. (26)

Uygur Türklerinin Soy Bağının Kopartılması

Çin devleti, Uygur Türklerini asimile edebilmek için özellikle iki konu üzerinde duruyor.

Bunlardan birincisi dil ikincisi ise soy bağının bitirilmesi.

Çin devleti, soy bağına zarar vermek ve Çin nüfusunu Sincan bölgesinde var edebilmek için her türlü ahlaksızlığı fütursuzca kullanıyor.

Uygurlu kızları zorla Çinli erkeklerle evlendirerek soy bağını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. 

Bu kapsamda bir takım uygulamalar yapılıyor.

Televizyon yayınları ile Çinli erkeklerle evlenmek isteyen Uygurlu genç kızlar için “acilen” istek yapmaları gerektiğini söyleyen duyurular yayınlanıyor. 

Uygurca olarak yapılan yayınlarda konuşturulan Uygurlu kızların konuşma metni şöyle.

“Çin hükümetine ve partiye bu güzel hayatı bizlerin de yaşamasını sağladığı için teşekkür ediyoruz.” 

Seattle merkezli bir Antropolog ve Washington Üniversitesi'nde Çin uzmanı olan Darren Byler'e göre, “Çinli yetkililerin girişimi ile Çinli erkeklerle Uygur kadınları arasında sadece cinsiyetçi yaklaşımlarla yapılan evlilik kurumuyla beraber, ırkçı dinamikle demografik bir soykırım yapılıyor.”

Byler, yerel yöneticilerin bir numaralı görevinin Uygur kızları ile Çinli erkeklerin evliliği olduğunu belirtiyor.

Çin devletinin evliliklerin artması için ilgi çekici uygulamaları var.

Uygurlu kızlar ve ailelerine verilecek olan teşvik paketleri bulunuyor.

Evli çiftlere beş yıl boyunca 10.000 yuan (1.450 ABD doları) nakit ödeme, aile büyükleri ve çocukları için istihdam, barınma ve ücretsiz eğitim.

Çin Komünist Partisi'nin sekreteri Zhu Xin, televizyonda yaptığı açıklamada şunları söylüyor.

“Yalnızca tüm etnik grupların birbiri içine gömülü olduğu bir sosyal yapı ve topluluk ortamının yerine, Sincan'daki tüm etnik grupların büyük birliğini, etnik kaynaşmasını ve gelişimini hızlandırabilmemiz ve sonunda Çin’in büyük hayalini gerçekleştirebilmemiz için azınlık nüfuslarda bulunan genç kızlarımızın Çinli erkeklerle evlenmeleri ulusumuzun gençleşmesi ve büyümesi için çok önemlidir.”

Sosyal medyalarda ise Çinli erkeklerle zorla evlendirilmiş genç kızların dram dolu videoları dolaşırken, televizyonlarda zengin Çinli erkeklerle evlenmiş mutlu Uygur kadınlarının görüntüleri yayınlanıyor.

Çin devleti evlilik uygulamalarından sonuç alamadığı kadınları toplama kamplarına getiriyor.  Kadınlar Uygur nüfusunu kontrol etmek maksatlı olarak, kısırlaştırma, kürtaj, adet döngülerini durduran ilaçlar ve Çinli erkeklerden alınan spermlerle zorla tüp bebek uygulamalarına tabi tutuluyorlar. Çin devleti bu uygulamalar için yüz milyonlarca doları Sincan bölgesine yolluyor.

Yapılan bu uygulamalar yüzünden, Sincan'ın iki ünlü şehri olan Hotan ve Kaşgar'da 2015 ve 2018 arasında doğal nüfus artış oranı % 1,6'dan % 0,26'ya düştü.

BBC tarafından elde edilen ayrıntılı yeni bilgilere göre, Çin’in “yeniden eğitim” maksatlı uygulamaları için toplama kamplarına götürülen kamplarındaki kadınlar, sistematik olarak tecavüze ve cinsel istismara uğruyor ve işkence görüyorlar. 

BBC tarafından, toplama kamplarından çıkan ve Kazakistan’a sığınan Uygur’lu mahkum kadın Tursunay Ziawudun ile yapılmış olan röportaj bir çok gerçeği ortaya çıkardı.

Tursunay Ziawudun, Çin’in Sincan bölgesindeki toplama kamplarında dokuz ay geçirdikten sonra serbest bırakıldı. Daha sonra Sincan'dan kaçan Ziawudun şu anda ABD'de yaşıyor. Ziawudun konuşurken, maskeli Çinli erkek tarafından tecavüze uğradığını, İşkence gördüğünü ve daha sonra üç kez, her seferinde iki veya üç kişi tarafından toplu tecavüze uğradığını söyledi.

Tursunay Ziawudun: “Henüz korona virüsü duymamış olmamıza rağmen bütün erkekler maske takıyordu. Hepsi takım elbiseliydi. Polis üniforması değildi üstlerindi ki. Gece yarısından sonra geliyor ve hücrelere bakarak istedikleri kadınları seçiyorlardı. Seçtikleri kadınları, siyah kapısı olan bir odaya götürüyorlardı. Birkaç gece gördüm hep onları. Bu yaşadıklarım, belki de sonsuza kadar unutulmaz bir yara izi olarak kalacak üzerimde. Bu kelimelerin ağzımdan çıkmasını bile istemiyorum.”

Ziawudun, BBC muhabirine, geceleri hücrelerinden götürülen kadınların bir kısmının asla geri dönmediğini de söyledi.

Ziawudun, BBC muhabirine başka bir dram içeren hikayeyi şöyle anlattı.

“2018 Mayıs ayıydı. Benim kaldığım hücremde 20’li yaşlarda bir Uygur kız vardı. Geceleyin dışarı çıkarıldı ve maskeli Çin’li bir adama sunuldu. Daha sonra hücreye döndüğünde, İçeri girer girmez çığlık atmaya başladı. Sana nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, ona işkence yaptıklarını sandım. Tecavüz etmişler. Çok kanaması vardı. Maskeli adam çok kızdı.  Kızı tekrar karanlık kapılı odaya götürün dedi. Ben ve başka bir kadın kızı karanlık kapılı odaya götürdük. Orada ellerinde bulunan elektrikli bir çubukla genital bölgesine elektrik şokuyla işkence yaptılar. Beni oradan çıkardılar 1 saat sonra kızı odaya getirdiler. Kız bir daha hiç konuşmadı.  O hücrelerde aklını kaçıran çok insan oldu. “

BBC muhabiri ayrıca, 18 ay boyunca gözaltında tutulan İsmi Gulzira Auelkhan olan Sincanlı bir Kazak kadınla yaptığı röportajda Kazak kadının şu ifadeleri kullandığını anlattı.                              

“Uygur kadınları Çinli erkeklerle yalnız bırakılmadan önce çıplak soyulup kelepçeleniyordu. Bana Uygur kadınlara elleri başının üstünde kelepçe taktırıyorlardı. Benim işim giysilerini belden yukarı çıkarmak ve kelepçelemekti, böylece kadınlar hareket edemiyordu. Sonra kadınları odaya bırakırdım ve bir adam odaya girerdi. Kamptan olmayan bir Çinli ve polis sessizce oturur beklerdik. Adam odadan çıkınca kadını duşa götürürdüm. Tecavüz için gelen adamlar genç ve güzel kadın getirmesi için gardiyanlara para veriyorlardı.” 

Tursunay Ziawudun ve Gulzira Auelkhan’ın anlattığı bu gerçekler halen katlanarak artan acılarla yaşanmaya devam etmektedir.

1949 yılında başlayan ve bugüne kadar devam eden dram ve acılar içeren bir hikayedir Doğu Türkistan’da yaşananlar. Yaşadıkları toprakların gerçek sahibi olan Uygur Türkleri 75 yıldır Komünist Çin tarafından zulüm görmektedir.

Doğu Türkistan’da yaşananlar, Uluslararası Af Örgütünün verilerine göre dünya üzerinde yaşanan insan hakları ihlallerinde ilk sırayı almakta.

Doğu Türkistan’da Müslüman kesimin gördüğü zulüm karşısında en fazla tepki vermesi beklenen örgüt olan İslam Konferansı Örgütü dahil olmak üzere bütün dünya yaşanan bu vahşete sessiz kalmakta.

Eğer, Birleşmiş Milletler, Türk cumhuriyetleri ve Müslüman ülkeler sessiz kalamaya devam ederlerse, son soydaşımız, son dindaşımız ölene kadar bu zulüm devam edecektir.

 

SONUÇLAR VE ÖNERİLER

Çin devletinin yıllardır Sincan Uygur Özerk Bölgesinde uyguladığı insanlık suçlarına bütün dünya sessiz kalıyor.

Bu sessizliğin en önemli sebebi, Çin Halk Cumhuriyetinin uluslararası arenada ki ekonomik ve politik gücünün yanı sıra, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün karar alma mekanizmalarında yer alıyor olmasıdır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün aldığı kararlara karşı veto kullanma hakkı sorunun çözümündeki en önemli problemi oluşturmaktadır.

Bütün dünyanın gözleri önünde, suçsuz günahsız insanlar sadece Çinlilerle soy bağı olmadığı için kanunsuz yollarla tutuklanıyorlar. İşkence görüyorlar. Aileleri darmadağın ediliyor ve kadınlar cinsel istismara uğruyorlar.

Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk sistemini devreye sokarak yaşanan vahşetin sonlandırılması için mutlaka devreye girmeli ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne uluslararası baskı uygulanmalıdır.

Müslüman Uygur Türkleri üzerindeki gözaltı uygulamaları, psikolojik ve fiziksel istismar, aile kurumuna yapılan gayrı ahlaki uygulamalar, doğum kontrolü uygulamaları, zorla evlilik faaliyetleri ve köle işçilik uygulamaları sonlandırılmalıdır.

Dünya milletleri yaşanmakta olan vahşetten kaçan Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar ve diğer Sincan’ın yerli halklarına sığınma ve destek sağlamalıdırlar.

Çin devleti tarafından bir ırk, bir soy yok edilirken, dünya için kültürel miras olarak kabul edilen yapıların korunması maksadıyla, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) devreye girmesi sağlanmalıdır.

Bizim için sorulması gereken en önemli soru şudur.

Ata topraklarımızda, özbeöz soydaşlarımız her türlü insan hakları ihlallerine maruz kalırken Türkiye gereken desteği vermekte midir?